Ütopyalar ve Keşkeler

“The world breaks everyone, and afterward many are strong at the broken places.”
“Dünya herkesi kırar; ama sonra bazıları kırıldıkları yerlerden daha da güçlenir.”
Ernest Hemingway – A Farewell to Arms
3.BÖLÜM
680 tıklama
Dağların Karı Yetmez- Selçuk Balcı
Hikâyemin bir başlangıcı vardı ama ben nerede başladığını pek bilmiyordum. Tek bildiğim buralara kolay gelmediğimdi. Kitaplarda okurdum önceden her şeyi terk edip çekip giden güçlü karakterleri. Ben onlar kadar güçlü değildim. Şanslı da değildim. Hiçbir zaman şanslı olmadım. Her zaman tırnaklarımla kazımam gerekti temelini inşa edeceğim hayatı. İç dünyamda yaşayan bir ben daha vardı her daim baskıladığım. Ali bir gün gidebilme ihtimalimden bahsetmişti. Gitme ihtimalini o kadar kafamdan silmiştim ki yabancı gelmişti o fiil. Ben mecburiyetlere alışmıştım. Lüks bir hayatım olmamıştı. O yüzden mecburdum bazı şeylere. Yani benim için başladığım bir işi bırakabilme lüksü yabancıydı. Buraya gelmeden önceki günlerimi düşünüyorum da bu kararı almak ne kadar zorlamıştı beni.
Birkaç haftadır bunu düşünüyordum. Ali’yi görmeyeli baya olmuştu. Arada telefonla konuşmuştuk sadece. Bir inşaat şirketi ile anlaşmıştı ve onalar işlerini bitirene kadar ikimizde kendi işlerimizle ilgilenecektik. Arada bir fabrikanın yapılacağı araziye bakmaya gidiyordum. Bir zamanlar babamın orası için farklı hayalleri vardı. Bir ev yaptıracaktı. Ben ise o hayallere ortak olurken “ben de yaptığım işi taşırım oraya. Orada devam ederim” derdim. Tabi o sırada kaderin benimle oynadığı oyun ortadaydı. Kendime hayallerine ortak olabildiğim başka bir ortak bulmuştum. Şaşkınlığım hâlâ devam ediyordu. Bu işe girişen gerçekten de ben miydim? O gök gürültüsünden korkan küçük kız! Galiba o kızı tanımıyordum artık.
Bugün evde biraz uğraşmayı planlıyordum. Almış olduğum eşyalar eve çok güzel yakışmıştı fakat geçenlerde buralarda kalıcı olduğuma kendimi ikna ettikten sonra evin renginin beni yansıtmadığına karar verdim. Yavaş yavaş da olsa benden izler taşıyan bir eve dönüştürmeyi düşünüyordum yaşadığım yeri. Merkeze inip duvarlar için boya alacaktım. Çok fazla bir renk seçeneğinin ilçe merkezinde olmayacağı için şehir merkezine gitmeye karar vermiştim. O yüzden yolum baya uzundu. Arabama binip radyodan şansıma bir şarkı açtım. Seveceğim bir şarkının çıkabilme ihtimali beni aşırı heyecanlandırırdı.
Karadeniz’de olmanın güzel yanıydı radyolar. Çalacak her şarkının, her türkünün sevilebileceğinden emin oluyordu insan. Melodisinde kendi kaybedip tekrar tekrar bulurken derin bir nefes alıyordu yeşilin her tonunu barındıran dağlardaki ağaların havasından. Biraz ilerledikten sonra sevdiğim şarkılardan biri çıkmıştı.
“Sevduğum bak gözume, bir şey söyle yüzüme
Ben severum uzaktan, üzülma sen hiç bize
Yine düştüm yollara, yolun sonu gelmedi
Kaldi senden geriye, iki damla göz yaşi”
Ben şarkıyı mırıldanırken yolun kenarında bir amca beni durdurmak için el sallıyordu. Hemen yanında durdum. Sağ taraftaki camı açarak başımı hafif eğerek onunla göz göze gelmek için bakışlarımı ona denk getirdim.
“Selamünaleyküm kızım. Nereye gidiyordun?” diye sordu gülümseyen yüzüyle ve bu topraklara ait şivesiyle. Nur yüzlü denecek kadar masum bir yüzü vardı. Artık siyahtan ton barındırmayan sakalları pamuk gibi duruyordu uzaktan. Başının üzerinde siyah beyaz renklerde genelde yaşlılarda gördüğüm o bilindik takkelerden vardı. Gülümsemesi bulaşıcıydı bu topraklarda tanıdığım herkesin. Ona da bana sunduğu tebessümü sunmak isteyerek gülümsedim.
“Aleykümselam amca şehir merkezine iniyorum” dedim bakışlarımızı eşitlemek için hafifçe boynumu eğerken.
“Sana zahmet olmazsa beni de ilçeye dönen sapağa kadar götürür müsün?” şoför koltuğunda otururken kolay kolay yanıma birini almazdım. Geçmişte yaşadığım kazanın kalıntıları hâlâ devam ediyordu. Korkuyordum ama kıyamadım bu pamuk sakallı amcaya.
“Tabi amca gel buyur.” Amca arabanın ön koltuğuna yerleşirken tebessüm ettim. Simasında tanıdıklık vardı. Yine uzaklaştı o yabancılık hissi. Oysa ben bu topraklara gelme kararı aldığımda burada kendimi farklı ve yabancı hissedeceğimden deli gibi korkarak gelmiştim. Bilmezdim bu toprakların huyunu suyunu. Önceleri arada sırada gelsek de tam anlamıyla buralı olamamıştım. İçten içe deli gibi istemiştim yıllarca bu topraklara ait olmayı çünkü ait olmayınca benimseyemiyordu insan. Yıllarca ne Ankara’yı benimseyebilmişti içimdeki kaplumbağa ne de bu toprakları. İkisine da ait hissetmiyordu. Sırtındaki kabuk ile bir yere sürükleniyordu sadece. “Nerelisin?” sorusuna verilen bir cevaptı bu topraklar. Geldiğimiz zamanlarda bağlanmak için çabalasam da geri dönüşlerimizde arabanın arka camından seyrettiğim memleketti bu topraklar.
“Amca kemerini takar mısın? Ben öyle çok iyi şoför değilim. Allah korusun bir şey olmasın. Tedbirimizi alalım.” dedim gülerek. Tebessüm etsem de içimde bu konu ile ilgili derin yaralar vardı. O yüzden daha da bir dikkatli sürmem gerekiyordu virajlı yollardan oluşan köy yollarında.
Amca yaş almanın verdiği hareketlilerinin yavaşlığı ile taktı kemerini. Bir an aklıma rahmetli dedem geldi nedense. En son onu gördüğümde de bu yaşlardaydı. Ben anılarıma dalmışken amca bana seslendi.
“Sen yabancısın buralarda. Söyle bakalım kimlerdensin?” dedi bizim oraların tanıdık ağzı ile. O da anlamıştı yabancılığımı. Anlıma yazdırsam bu kadar net okunmazdı herhâlde diye de düşünmeden edemiyordum.
“Mustafa Çavuş’un torunuyum ben amca” derken sesimde hissettiğim bir his vardı.
Gurur.
Özlem.
Dedemin torunu olmak benim için hep gurur duyulası bir şey olmuştu çünkü. Hatta eğer yol ayrımlarında kaldığım bu dönemde yüreğim bu köyün yolunu tuttuysa bunun nedeni bile derinlerde bir yerlerde kulağıma fısıldanan o sesteydi. Beni buraya çeken onun varlığı olduğunu içimde en derin yerlerde biliyordum. Ona olan ve yüreğimin en derinlerinde hissettiğim özlem ise buralara gelmemi engelleyendi çünkü insan görmediğinde yokluğunu da bilmiyordu. Sanki o hâlâ buradaki bahçelerde dolanıyor, her yıl ektiği mısırlar büyürken onların arasında geziniyordu. Böyle hissetmek bir nebze olsa içimde hissettiğim derin matemi dindiriyordu. Evet o hâlâ buradaydı ama ne Mısır yapraklarının arasındaydı ne de yıllarca ekip büyüttüğü fındık dallarının arasındaydı. Ömrünü geçirdiği bu memleketin toprağının altında yatan bir mezardan ibaretti artık. Onun mezarına ziyarete gitmek dahi zor geldiği için gitmemiştim. Belki günün birinde bu da mümkün olurdu ama bunu yalnız yapamayacağımı çok iyi biliyordum.
O an dedemi tanıdığına dair bir gülümseme belirdi suratında. Güzel dedemi herkes iyi bilirdi buralarda.
“Demek Mustafa Çavuş’un torunusun” dedi ama sesindeki titremeyi engelleyememişti. Duygulanmıştı. “Hangi çocuğunun kızısın bakalım?”
“Salih’in kızıyım amca.” Şaşkınlığını gizleyemedi. Kaşları istemsizce havalandı.
“Sen o kadar büyüdün mü? Sizleri görmeyeli kaç yıl oldu? Sen bilmezsin ama ben sizinkileri çok iyi bilirim. Senin dedenle benim dedem emmi uşakları. Az gelip gitmedik dedenin yanına. O bizden biraz büyüktü. Bize çok yardımı dokunmuştur. Yorulmazdı senin deden. Geçmişte buralarda fındık bahçeleri yoktu. Tek tek ektik biz bu tarlaları. Dedenin bahçelerden az filiz almadık biz. Getirip kendi bahçelerimize ektik. Toprağı bol olsun.”
“Âmin” diyebildim gözlerim dolarken. Konuşsam ağlayacağımı biliyordum. Dedemle bağım çok farklıydı. Beni yıllar sonra buraya getiren bile oydu. Hatta eminim ki yıllar sonra babam buraya geri dönebilse babası için olurdu. Ben sulu gözlerle yola bakarken adını bilmediğim amca tekrar konuştu.
“Ben sizi buralara gelmiyor diye biliyordum. En son babanı ne zaman gördüydüm…” cümlesini bitirmeden ben konuşmuştum.
“Babaannemin cenazesinde”
“He doğru doğru” diyerek onayladı beni. “O zamanlardaydı. Eve bile girmeden gittiydi. Anlayamamıştık.”
“Öyle olmuştu değil mi?” ben bile unutmuştum bu detayları ama öyle olmuştu. Kaçmıştı bu topraklardan. Unutmamıştı ama vazgeçmişti. İçinde biriken pişmanlığın azabı yüreğini yaktıkça daha fazla dayanamamıştı burada kalmaya. Gittiğinde evdeki eşyaları toplayan, kapıyı kilitleyip giden bile bendim. Bunları bile yapamamıştı. Yıllar sonra o kapıdaki kilidi açan benim olmam gibi
“Anayı kaybetmek kolay değil ki evladım. Rahmetli anamın mezarını gittiğimde hâlâ gözlerim dolar. Özlemim hiç bitmez.”
“Senin adın neydi amca?” dedim konuyu değiştirmek için
“Ben Zeki. Babana dersen hemen bilir beni. Bayramlarda az elimizi öpmedi kerata. Kızım beni şurada indiriver. Babana da selam söyle. Olurda barışırsa bu topraklarla gelsin elimi öpsün. Ayten Teyze’si rahmetli oldu iki yıl önce ama ben yine kestane kavururum ona.” dediği yerde indirdim Zeki Amca’yı. Bana çok iyi gelmişti. Babamın küçüklüğü belirmişti gözümün önünde. O kadar kestirip atmıştı ki bizimkiler bu toprakları bir zamanlar burada yaşamamış gibi hissettiriyordu. Zeki Amca’yı bıraktıktan sonra biraz gidip arabayı kenara çektim. Babamı aradım. Sesini duymaya ihtiyacım vardı. Özlemiştim onu. Bir iki defa çaldıktan sonra açtı telefonu.
“Efendim kızım.”
“Ne yapıyorsun baba?”
“İyiyim. Evdeyim. Sesin farklı geliyor. Bir şey mi oldu?” sesi normalde olması gerektiğinden daha da telaşlıydı. Burada olmam onu hâlâ korkutuyordu. Oysa ben geçmişten bulduğum güzel parçalarla burada yıkılan hayallerimizi onarmaya başlamıştım.
“Yok yok olmadı. Sana birini soracağım. Merkeze iniyordum da bir amcayı da bıraktım bu ilçe sapağına kadar. Onu soracaktım.”
“Kimmiş?” derken meraklıydı artık sesi.
“Zeki amca. Onun dedesiyle benim dedem emmi bir şeyi dedi hatırlayamıyorum şimdi”
Baya bir ses gelmedi. Hat kesildi zannettim. Telefonumun çekmemesine alışmıştım artık.
“Alo”
“Buradayım. Çekmedi herhâlde” dedi babam ama ben onun ağladığını sesinden anladım.
“Babamla onun dedesi emmiuşağı. Sizin bileceğiniz şekilde kuzen.” Tekrar bir sessizlik oldu. Babamın değimiyle hat çekmedi.
“Kaç yıl oldu görmedim onu. Oralardayken ne ihtiyacı varsa yardımcı ol Vera. Zeki Amca’yla, Ayten Teyze’nin az emeği yoktur bizde. Canımız sıkıldıkça giderdik onlara çocukken. Onların çocuğu olmamıştı. Bizleri kendi çocukları gibi severlerdi. Ayten Teyze ne yapıyormuş? Gördün mü onu da?”
Ben çoktan ağlamaya başlamıştım. Ayten Teyze’yi tanımıyordum ama babamı tanıyordum. Sesindeki o özlemi ve sevgiyi hissetmiştim. Ayten Teyze gerçekten de iyi biriydi. Babamı üzmek istemesem de söylemem gerekiyordu.
“Baba iki yıl önce rahmetli olmuş Ayten Teyze.” Dudaklarımı birbirine bastırdım. Tanımadığım Ayten Teyze için ağlıyordum ama ağladığım tanımadığım değil tanıyamamış olmamdı. Babam için bu denli değerli insanların isimlerini bile bilmiyordum. Geçmişte buralara bayramlarda ve yaz tatilinde gelirdik. Kendi kuzenlerimle köyün bakkalındaki aburcuburları denemekten akrabalarla pek vakit geçirmezdim. Çünkü bu topraklarda başka yerlerde uzak sayılan bile yakındı. Dedenin kuzeninin torunu bile yakındı ama ben o vakitlerin hiç bitmeyeceğini zannederek tüketmiştim zamanı. Sanki her yıl o eve tekrar tekrar gelip büyüklerimizin elini öpebilecekmiş gibi.
Babamın kendini kötü hissettiğini anlayınca telefonu kapattım. Arabayı tekrar hareket ettirip tekrar eve doğru döndüm. Boyamaya bekleyecekti o duvarlar. En azından günün birinde boyansa da bunu tek başıma yapmayacaktım. Anılarla yaşatmayacaktık buraları. Buralarda yaşayarak daha fazla anı kazanacaktık ve o evin duvarlarını babamla birlikte boyayacaktık.
Yıllar öncesi
Vera elinde tuttuğu ahşap parçasına daha sıkı tuttu. Kırılmıştı. Tıpkı hissettiği kayıptan sonra içinde parçalanan onca parça gibi. Evin bodrum katına inmek istedi. Sanki inse oradaki sihirli eller tamir edecekti bisikletini ama yoktu. Sihirli eller gitmişti. Beyaz sakallarına dokunduğunda pamuk şekerleri hatırlatan, gülümsemesi ile günü ışıtan dedesi gitmişti. Önceleri giden hep Vera olurdu. Arabanın arka camından arkasında kalanlara el sallarken giderdi ama bu sefer arabaya binen dedesiydi. Üstü yeşil örtü ile örtülmüş bir tabutla getirilmişti Ankara’dan bu topraklara. Oysa iyileşip geri dönebilmek için ayrılmıştı bu topraklardan Mustafa Çavuş…
Köyde ona öyle seslendikleri için adı öyle kalmıştı. Mustafa deseler tanınmazdı ama Mustafa Çavuş olarak çok iyi tanınır ve bilinirdi. Herkesin derdine koşmuştu bu yaşına kadar. Yeşile boyanmış toprakları bir metre kar örttüğü bir ocak günüydü bu dünyaya vedası. Çoğu kişinin kar dolayısı ile gelemeyeceğini düşünmek de ailesin en büyük yanılmasıydı. O gün neredeyse tüm şehir o evin önüne getirilmiş tabutun arkasında kıbleye dönmüştü yönünü.
Vera umut etti. “Belki” dedi içinden. Oysa sevmezdi böyle kelimeleri. Belkileri, keşleri, acabaları ve daha nice ihtimalleri…
Vera net olmayı severdi.
Net olmak için kalktı oturduğu yerden. Elinde tuttuğu ahşap bisikletinin parçası ile evin dış kapısına koştu. Merdivenlerden koşa koşa indi. Evin alt katındaki bodrum kapısına geldiğinde ise titredi elleri. Görememekten korktu o saniye. “Son bir kez” diye dua etti içinden. “Allah’ım son bir kez göreyim lütfen” derken yaşı on altı olsa da yüreği çocuktu.
Titreyen parmakları ile açtı kapıyı. İçerisi zifiri karanlıktı. Tam karşıda her daim dedesinin gülen çehresini gördüğü marangoz malzemelerinin bulunduğu yüksek masa vardı. Artık boyu yetiyordu Vera’nın ama gönlü yetmemişti o yükseklikte bıraktığı anıları kaldırmaya.
“Dede babam bisikletini Feride’ye verelim diyor” dedi küçük Vera. Kıyamadı gözyaşlarına dedesi.
“O senin ben Feride’ye yenisini yaparım” dediğinde her zaman olduğu gibi gülümsüyordu.
“Hem o küçük dimi dede? Düşer bisikletten.” Gülümsemesiyle onayladı dedesi. Eli ceketinin cebine gitti. Gelecek olan şeyi biliyordu Küçük Vera. Küçük bir poşetin içindeki kıpkırmızı akideleri çıkarttı dedesi. Ağlayan torununa uzatırken paketi minik ellerinden derince bir öpücük aldı.
Dudaklarından kaçan hıçkırıklarla geri geri kaçtı adımları. Elindeki ahşap parça elinden bir köşeye düşerken yüreğinden birkaç parça daha bıraktı oraya. Karanlıktan korkmaya başladı o günden sonra. Hissetmişti gelecek olan daha zifiri olanı ama bilememişti. Yıllarca da korkmaya devam etti karanlıktan. Sihirli elleri kaybettikten sonra kapattı o bodrumun kapısını bir daha açmamak üzere ve o anlar da bilmese de ancak hayatındaki kırıkları tamir edecek başka sihirli eller geleceği güne kadar açamayacaktı o kapıyı.
Günümüz
Eve geri geldiğimde aklım arabada konuştuklarımızda kalmıştı. Üstünü örttüğüm sayısız anı tekrar tekrar yaşandı zihnimin bir köşesinde. Yıllardır yaptığım gibi kulaklığımı takıp dedemin sesinden yıllarca dinlediğim o türküyü dinlemeye başladım. Sözler aynıydı ama hissettirdikleri aynı değildi. Hani bir şarkıyı birinden dinlersiniz ve nerede, kimden dinlerseniz dinleyin o sesi ararsınız ya işte öyle hissettiriyordu. Yıllardır farklı farklı seslerden dinlediğim türkü hiçbir şekilde dedem gibi hissettirmiyordu. Geldiğimden beri balkona oturmuş karşıdaki yeşillikleri izliyordum. Buralarda insanlar bir yere oturur ve dalıp giderdi bir yerlere. Baktıkları dağ aynı olsa da dalıp gittikleri farklı olurdu. Ben de böyle yapıyordum. Gözlerimin baktığı yerde başka şeyler görüyordum. Neredeyse on yıl olmuştu ama bu geçen on yılda hiçbir şey iyiye gitmemişti. Kendimi toparlamaya çalıştıkça yeni bir şey eklenmişti. Telefonumun çalması ile daldığım derinlikten çıktım. Arayan Ali’ydi. Ara ara aradığı için alışmıştım onun aramalarına. Telefonu cevapladım.
“Alo ortak, Nasılsın?”
“İyi” derken ses tonumdaki hüznü gizleyememiştim. Hissetmişti. Anlamıştı bir şeyler olduğunu.
“Bir sorun mu var?” tedirgin olmuştu.
“Yok ya iyiyim.” Cümlelerine iyiyimler eklemeye alışanlar için artık yalan sayılmazdı bu cümle. Çayımdan bir yudum alırken konuşmasını bekledim.
“Şey diyecektim ya…” duraksadı. “Benim kahvem bitmiş de sana gelsem bana kahve yapar mısın?” buruk bir şekilde güldüm çünkü ilçe merkezinde yaşıyordu. Tam olarak nerde yaşadığını bilmesem de orada yaşadığını biliyordum.
“Market sanki benim evimden daha yakın.”
“Yakın evet ama kahve yapacak yerim yok. Otelde kaldığım için odamdaki su ısıtıcında yapıyordum. Biraz daha kahveyi öyle içersem nefret etmeye başlayacağım.” Kaldığını söylediği otelde ben de bir zamanlar kalmıştım. Çaresiz durumda değildi. Otelin mutfağına inmek istese bile inebilirdi. Küçük bir otel olduğu için orada kalan sayısı azdı ve çalışanlar hep yardımcı olurdu ama derdinin kahve olmadığını anladım. Sesimin kötü geldiğini hissedince bir bahane aramıştı. Bunu anlamıştım. Birinin yanında olmak bana da iyi geleceği için kabul etmek istedim.
“Tamam gel o zaman. Yeni bir tane kahve makinesi aldım. Hem onu denemiş oluruz.” Bir patırtı koptu o saniye. Sanki bir şeyler düşmüştü. “Ne oldu? İyi misin?” sessizce bir küfür ettiğini duydum. Hafiften bir gülümseme belirdi yüzümde.
“Sorun yok. Yataktan düşmüş olabilirim sadece” derken gayet ciddiydi.
“Sen ciddi misin?”
“Maalesef evet. Sen kahve makinesi aldım deyince heyecan yaptım. Uzun zaman oldu güzel bir kahve içmeyeli.” Bahanelere giderek daha da komikleşiyordu. Kıkırtıma engel olamadım.
“Tamam, o zaman çabuk gel. Bir taraflarını kırmadan gel ama”
“Endişelendin sanki ortak?” imalı bir ses tonu sezmiştim.
“Kahve makinesini kullanmayı bilmiyorum. Elimde patlamasın. Burada kime soracağım bu makine nasıl kullanılır diye.” Benzer bahaneler benden de duyulduğunda o da kıkırtısına engel olamadı.
“Hemen geliyorum” diyerek telefonu kapattı. Sormayı unutmuştu ama ben hatırladığım için ona evimin konumunu attım çünkü burayı bilmiyordu. Oturduğum yerden kalkıp kutusuyla birlikte koyduğum kahve makinesinin kutusunu açmak için mutfağa gittim. Bana lazım olmadığı için bir köşeye bırakmıştım makineleri. Fitre kahve için bir tane ve diğer kahvelerin çoğunu yaptıklarını söyledikleri ki bu konuda dolandırılmış bile olabilirdim, bir diğer makineyi tezgâhın üzerine yerleştirdim. Türk kahvesi isterse cezvem vardı zaten. Çok geçmeden kapım çaldığı için hızlı adımlarla kapıya ilerledim. Kapıyı açtığımda üzerine giydiği haki gömlek ve krem rengi kot pantolonu ile gayet şık duruyordu. Yüzünde eksik olmayan mücevheri gamzeleri bıraktığım yerlerindeydi.
“Gel bakalım ortak. Demek kahve kalmadı koskoca ilçe de.” Ayakkabılarını çıkartıp içeri geçerken bakışlarını benden kaçırıyordu. Kısık bir sesle suçlu çocuk edasıyla konuşmaya başladı.
“Kahve kalmadı demedim. Tadı güzel olmuyor dedim. Geçen gittiğimiz kafedeki de berbattı.” Koridorda ne tarafını gideceğini bilmeyerek bana baktı. Elimle mutfak tarafını gösterdim.
“Ben tezgaha çıkarttım her şeyi. Geri kalan sende. Madem bu kadar gurmesin. En iyisini de sen yaparsın. Yalnız hatırlatayım” işaret parmağımı yüzüne doğru kaldırdım. “Ben kahve sevmem. Öyle bir kahve olsun ki içerken midem bulanmasın.” Dudağının bir tarafı yukarı kıvrıldı.
“Emredersiniz” derken karşımda asker selamı vererek esas duruşa geçti. Başı iki yana sallayarak gülümsedim. Ben nasıl bir belanın içine düşmüştüm ama itiraf etmeliydim ki tatlı bir belaydı. Etrafa çöken karanlık bulutları yok eden bir rüzgar misaliydi.
“Ali kahvelerimizi yaparken ben de balkona geçtim. Ayak altında dolanıp ona engel olmamalıydım. Zaten anlamazdım böyle işlerden. O anlıyor mu bilmiyordum ama çok da sorun etmemiştim. İşin ucunda içli köfte yoktu sonuçta. Kahve vardı. Sevmediğim bir içecek ama içli köfte olsa öyle mi olurdu. Ağzımın suyu akmıştı. Çok fazla et sevmezdim. Kurban bayramlarında evden kaçardım hatta ama içli köfte benim için et sayılamayacak kadar kıymetliydi. Yapmayı becerebilsem şu dakika girip mutfağa yapardım ama beceriksizdim. Bu yaşıma kadar mutfağa çok az kez girmiştim. Okuduğum yıllarda annem ders çalışıyorum diye sokmazdı. Çalıştığım yıllar da ise çalışıp yoruluyorum diye ama kendi eli yeterince lezzetli ve maharetli olduğundan beceremesem de obur biriydim. Aslında bir zamanlar öyleydim. Hatta içli köfteyi bile en son ne zaman yediğimi hatırlamıyordum. Bu topraklar gerçekten insanın iştahını açıyordu.
Bir süre sonra Ali elinde kahveler ile gelmişti. Şeffaf bardaktan bana sütlü bir şeyler yaptığını görmüştüm ya da öyle ummuştum çünkü diğer elindeki o zifti içebileceğimi düşünüyorsa yanılıyordu. Tahminlerimde yanılmadım. Sütlü olanı bana uzattı.
“Buyurun küçük hanım sütünüz.” Tam gülümseyerek ellerimi uzatmıştım ki kaşlarımı çattım. Bu şey süt olamayacak kadar kahve rengiydi. Sütlü kahverengi olabilir ama beyaz değildi sonuçta.
“Süt değil bu bir kere.” Tersleyerek çatık kaşlarım ile aldım elinden
“Bana göre öyle. Sevmiyorsun diye bol sütlü yaptım.” Kahvemi uzattıktan sonra yanıma oturdu. Elindeki bardağını önümüzdeki masaya koydu. Masanın üzerindeki kitabı fark etti ve kaşlarını çatarak kitaba baktı. “Bunu mu okuyorsun?” O diyene kadar onun orada olduğunu bile fark etmemiştim. O gelmeden saatler önce okuyup masaya bıraktığım kitaptı.
“Bu çocuk kitabı.” Şaşkınlığını gizleyemedi. “Neden süt içtiğin belli oldu.” Kahvesine uzanıp bir yudum aldı.
“Okudun mu da konuşuyorsun?” bilmediği bir konu hakkında yorum yapmıştı. “John Steinbeck, The Pearl. Ne zaman kendimi kötü hissedersem bu kitabı okurum.” Bu detayı vermemeliydin kızım Vera. Böyle detayları herkese söylemezsin.
“Sebep? mutlu mu oluyorsun masal okuyunca?”
“Masal olduğunu sana kim söyledi? kapağına ve sayfa sayısına aldanma çok acıklıdır. Hatta o kadar dokunur ki bana incilerden nefret ederim.” Dediğimde ciddileşti.
“Ne anlatıyor?”
“Umudun ölümünü” dediğimde daha da ciddileşti. Devam ettim. “Bazen bir şeyleri değiştirmek için ne kadar uğraşsan da sonuç değişmiyor.” Elimdeki bardağın kulpuyla oynamaya başlamıştım.
“Demek gerçekçi bir hikaye. İlgimi şimdi çekti. Ödünç alabilir miyim?” Canına mı susamıştı? Benim kitabımı ödünç almak hayatında yapacağı en büyük hataydı. Bu konuda takıntım vardı. Kitaplarını ne zaman yerinde göremesem panik atak geçirecek gibi olurdum. Onlar öylece birleştirilmiş sayfa yığını değildi. Okuyandan izler taşıyan gizli günlüklerdi. Derin bir nefes aldım.
“Ben sana aynısından alayım ama benim kitabım bende kalsın” dedim net bir şekilde.
“Anlaşılan senin için çok kıymetliler.”
“Öyleler” dediğimde daha da derin gülümsedi.
“Buna sevindim.” Sevinecek detayı ben mi görememiştim?
“Sebep?” kaşlarım soru sorarken kavislendi.
“Kitabına bu denli sahip çıkan biri, ortağına da sahip çıkar herhâlde.” Kahvesinden büyük bir yudum aldı. Kinayeli bir şekilde güldüm.
“Sen öyle san. Asıl kitabım için seni bile ezer geçerim.” Bana bakarken bir yudum daha aldı kahvesinden. Çok lezzetli bir şey içiyormuş gibi gözlerini yumdu. Son yudumu da içtiğinde bardağını masaya bırakıp yüzünü bana doğru yaklaştırdı.
“Eğer ortağın kahve sevmediği halde mutfağını küçük bir kafeye dönüştürüyorsa ben öyle zannetmeye devam ederim ortak.” Oturduğu yerden yavaşça kalktı. Hiçbir şey söylememe bile fırsat tanımadan kapıya doğru ilerledi. Arkasını dönmeden seslendi.
“Kahve için saol” Ne çeşit bir değişikti bu? İyi gelen bir değişik dedi iç sesim çünkü geldiği dakikadan itibaren kendimi çok daha iyi hissetmeye başlamıştım. Kahvemden yavaş yudumlar alıp etrafı seyrederken içtim. Bardağımın sonuna geldiğimde masadaki bardakları ve kitabı alıp ayağa kalktım. Bardakları tezgâha bırakırken kitabı da odama aldığım kitaplığa götürdüm. Hüzün bulutları dağıldığına göre artık raftaki yerine geri dönebilirdi.

Yorum kısmında düzeltemediğim bir hata var. Bazılarınızda mail ya da web sitesi seçeneği çıkıyor. Oraya herhangi bir şey yazmadan da anonim olarak yorum yapabiliyorsunuz. 😘
Yorumlarınızı bekliyorum canlar💖

“3.BÖLÜM” için bir cevap
❤️❤️❤️❤️❤️
BeğenBeğen