2.BÖLÜM


Mavera

Ütopyalar ve Keşkeler

445 tıklama

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.

Dante gibi ortasındayız ömrün.

Delikanlı çağımızdaki cevher,

Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,

Gözünün yaşına bakmadan gider.

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?

Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?

Ya gözler altındaki mor halkalar?

Neden böyle düşman görünürsünüz;

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

– Cahit Sıtkı Tarancı – Otuz Beş Yaş

2.BÖLÜM

Uğurlama-Melek Mosso

Öğrencilerime ne zaman Anka kuşlarından bahsetsem “hocam ne güzel yeniden doğuyorsun” derlerdi. Hafifçe tebessüm ederdim sadece onlara çünkü onlar yeniden doğmak için yanmak gerektiğini bilemeyecek yaştalardı. Yanmak ne kadar da ağır bir fiil? Karşılığında vaadedilen hayat için değer miydi acaba? Benim hayatımda yaşanan bu değişiklik Anka kuşunun ki kadar büyük bir şey değildi. Evet, bazı sonuçları vardı ama benimki sadece bir deneyimdi. Farklı bir yol denemekti. Gidilen yolu değil de gitmek istediğim patikayı seçmek istemekti benimki. Kimilerine göre küçük bir deneyimdi çünkü benim Anka kuşları gibi ne yanmaya cesaretim vardı ne de yeni bir hayatı yaşamaya. Belki de bunu söylemek için aşırı gencim ama bunu da bilmiyorum. Hayat zamanla gösteriyor insana ne için erken ne için geç olduğunu. Seksen yaşında ölecek bir insan için otuzunda başlamak hayata hiçte geç değil eğer öleceği vakti bilse ya da yirmisinde ölecek insan, bilse acaba okullarda ya da iş yerlerinde harcar mı ömrünü? O yüzden ne geç kaldık ne de erken varıyoruz bir yerlere sadece olmamız gereken yerdeyiz. Şuan benim olduğum gibi. İçimdeki şüpheler kafamdaki sesleri artırsa da onları sessize alınıp unutulmuş bir telefon misali bırakmıştım bir köşeye. Babam bu yer kiralama olayında gerekli vekâletleri bana vermişti. Bu konu da beni en üzen kısım vekâletlere hiçbir sınır koymamıştı. Süresizdi ve belirli bir tarla belirtmemişti. Kiralama yetkisi bendeydi. Bana bu kadar güveniyorken ona döneceğime dair yalan söylemiş olmak beni kötü hissettirse de ben geri dönememek için yakmıştım gemileri.

💬

Yapmam gereken onca işi düşünerek sabahtan beri seyrettiğim zamanında ağaçlardan yapılıp yılarca kendini korumuş olan o tavanı seyretmeyi bırakma kararı almıştım. Sabahları kahvaltı yapmayalı uzun zaman olmuştu. Çalıştığım zamanlarda zaten koşuşturmaktan vakit bulamazdım. Sonralarda ise pek iştahım olmadığı için yiyemiyordum ama bu sabah büyük bir iştahla uyanmanın vermiş olduğu sevinçle uyanmıştım. Belki de bana yabancı olan şeyler arasında en sevdiğim bu histi. Çantamdakileri daha dolabıma yerleştirmemiştim. Oteldeki eşyalarımı aceleyle toplayıp geldiğim için her şey farklı yerdeydi. Kararımı değiştirmeden buraya gelmem gerektiğine inandırmıştım kendimi. Valizimden siyah sade oversize bir tshirt ile bol paça siyah bir kot alıp hemen giyindim. Geçmişte geldiğimizde uğradığımız bir köy bakkalı vardı. Oradan bir şeyler alıp kahvaltı yapmayı planlıyordum.

💬

Arabama binip bakkalın hatırladığım yolunda ilerlemeye başladım. Yolda ilerlerken fark ettiğim bir şey vardı. Bu şehirde sanki zaman mutlu dönemlerde durup kalmıştı. İnsanların sıvası olmayan o evlerin bahçelerinde yaşadıkları telaşelerin arasında yüzündeki mutluluk belli oluyordu. Evlerinin bostanlarına ektikleri her bir sebzeyi sevgiyle büyütürken mutlulardı ve galiba bu bulaşıcıydı. Yanlarından mavi arabamla geçerken onların yüzündeki gülümseme benim yüzüme tebessüm olarak yansımıştı.

Bakkalın önüne geldiğimde arabayı park edip bakkalın içine girdim. Tüm köy bakkallarında olan tanıdık bir koku karşılamıştı beni. Yaşlı bir amca içeride oturmuş küçük televizyonunun kanalında izleyecek bir şeyler arıyordu.

“Kolay gelsin amca” diyerek içeri girdim. Beni tanımaya çalıştı ama çıkartamadı.

“Buyur kızım.”

“Kahvaltılık bir şeyler alacağım da.”

“Buyur geç bak gönlün ne çekiyorsa al.” Eliyle içeriyi gösterdi. O televizyonunda uğraşırken ben bulduğum kahvaltılıklardan alıyordum. Aldıklarımı ödemek için oturduğu masanın üzerine koydum aldıklarımı. Tek tek hesaplarken bir şeyleri merak ediyor da sormaya çekiniyormuş gibi bir hali vardı.

💬

“Sen kimlerdensin kızım.”

“Ben Salih’in kızıyım amca.

“Salih Pekcan’ın mı? Hey maşallah boyu kadar kızı mı var o keratanın.” İçten tepkisiyle babamı sevdiğini anlamıştım.

“Evet, zaman hızlı akıyor. Doğan büyüyor. Ne kadar borcum?”

“Sok o cüzdanını cebine. Borcun falan yok.” Şaşırmıştım bu dediğine

“Ama olmaz” derken elimdeki paraları geri itti.

“Olmaz kızım, onca zaman sonra Mustafa Çavuş’un torunu köyümüze gelmiş iki yumurtanın üç zeytinin hesabını mı yapacağız.” Ufak bir tebessüm ve başımla teşekkür ederken gözlerim hafiften dolmuştu. Dedemin adını duymak beni hüzünlendirirken tekrar tekrar teşekkür edip arabama doğru ilerledim. Arabaya bindiğimde arabada bıraktığım telefonun çalmış olduğunu fark ettim. Arayan Burçin’di. Hemen geri aradım. Telefonu ilk çalışında açtı.

“Ne yapıyorsun güzellik” tüm neşesi ile günümün güzel olacağına ufak bir işaret bırakmıştı.

“Kahvaltı yapacağım da onun için bir şeyler almaya çıktım.”

“Yürü git şurdan benimle dalga geçme istersen. Sen ve kahvaltı?” dedi kahkaha atarken. Ben de az da olsa ona eşlik ettim.

“Temiz hava acıktırıyor insanı”

“O zaman ben hiç gelmeyeyim oralara. Diyetteyim biliyorsun.”

“Biliyorum” derken hafiften kıkırdamıştım. Bu duygu da uzun zamandır yabancıydı mesela.

“Haberler nasıl avukat hanım. Dolandırılıyor muyum?”

“Sana iyi haber, dolandırılmıyorsun. Bana gönderdiklerinde yasal olmayan hiç bir şey yok. Çok kârlı bir anlaşma. Bir çeşit yatırımcı gibi düşün.”

“İçimi rahatlattım çok teşekkür ederim.” Derin bir nefes vermiştim. Nedenini bilmesem de bu ortaklık içine girmeyi derinlerde bir yerlerde istememe sebep olan bir şey vardı. Belki de buralarda kalabilmem için aradığım nedenin ta kendisiydi.

“Beni şaşırtan şey, senin böyle bir işte bu denli hevesli olman” dedi sorgulayıcı bir ses tonuyla.

“İnan ben de bilmiyorum ama nedense yeni şeyler denemek istiyorum. Bir şeylere cesaret etmek istiyorum, artık korkuların yönetimiyle kararlar vermek istemiyorum.”

“O zaman giriyorsun bu işe. Bunun başka bir açıklaması yok. Sen yapamayacaksın da kim yapacak?” her zamanki gibi cesaret veren ses tonu ve cümleleriyle destekliyordu beni.

“Keşke ben de kendime senin kadar güvenseydim.”

“Hani korkular yönetmeyecekti seni öğretmenim.”

“Haklısın ama bir konuda” dedim buruk bir gülümsemeyle

“Nerede haksızmışım” dedi şaşırarak

“Artık öğretmen değilim” dedim gözümden bir damla yaş süzülürken.

“Çok erken konuşma daha nisan ayındayız. Eylüle çok var. Kim öle kim kala.”💬

Sabah Burçin ile uzun uzun konuşmuştum. Her şeyin yasal olduğunu tekrar tekrar teyit ettirdim. Her şey yasaldı ama tuhaf bir durumdu. Beni ortak yapması ilginçti ama artık gerisini düşünmeden yaşayacaktım. Gerekli takipleri avukatım olarak Burçin yapıyordu. Korkmamam gerektiğini hatırlatıyordum sürekli kendime. Bu ortaklık işinde beni bu denli strese sokan şeyin dededen kalma yerleri riske atıyor olmam olduğunu biliyordum. Bahsi geçen tarlayı sonradan babam almıştı ama yine de bu topraklarda onca kişinin emeği geçmişken her bir zerresine değer vermeden edemiyordu insan. Kendime ait yerler olsa gram umuruma gelmeyecek ve korkmayacaktım. Kendimle ilgili hiçbir şeye bu zamana kadar hiç değer vermemiştim zaten ama bu tarlaların ne zorluklarla yapıldığını her karış toprağında ne emekler olduğunu defalarca dinlemiştim büyüklerimden. Beni buralara getiren de belki bu yaşanmışlıklardı. Buralarda emek harcarken atalarımın kurduğu hayallerdi. Belki de bu topraklarda doğup büyümemizi temenni ederken kazmışlardı bu toprakları. İnsan düşündükçe daha da bir çıkmaza giriyordu. Gidecek bir yol bir tabela arıyordu bazen ama doğarken kimse kullanım kılavuzu vermemişti. Türk usulü kurulum yaparken öğreniyorduk hayatı. Çok fazla şiir okumasam da aklımın köşesine kazınmış birkaç tane vardı. Bir zamanlar bir şiirde okuduğum bir mısrayı getirmişti aklıma bu durum

“Kime sorsam sonra ne yapsam diye,

Herkes bu dünyanın yabancısı çıkıyor.”

💬

Ben düşüncelerime dalmışken telefonum çalmıştı. Arayan Ali’ydi. Daha yeni tanıştığımız halde birbirimize adımızla sesleniyorduk. En son buluşmamızda laf arasında ricada bulunmuştu. Ona “Ali Bey” diye hitap etmemi istemediğini bu işte ortak olduğumuzu olamasak bile onun yabancı olduğu benim yabancı kaldığım bu şehirde birbirimize yardımlarımızın dokunabileceğinden ortak noktalarda buluşabileceğimizden bahsetmişti. Asıl tuhaf olan ise benim normalde çok yakınlarım olmadığı sürece kolay kolay sadece ismi ile çevremdekilere hitap etmememdi ama fark etmeden alışmıştım ona ismi ile seslenmeye.

            “Efendim Ali”

“Ne yapıyorsun ortak?” sesindeki her zamanki neşe yerli yerindeydi.

“Evdeyim. Birazdan tarlalardan birine geçeceğim. Temizleyebildiğim kadar temizleyeceğim. Gördün hallerini çalı çırpı dolmuş her yer.”

“Eğer ateş yakacaksan bende geleyim. Gelirken yeni aldığım çaydanlığı getireyim de közde çay demleriz. Hem bu sayede bir çalışanın daha olur.”

“Kabul. O zaman sen direk benimle ilk karşılaştığın tarlaya geç. Oradan başlayacağım.” Teklifini hemen kabul etmemiştim. Normalde kolay kolay birinin yardımını kabul etmezdim ama o eskide kalmıştı. Tıpkı eskide kalan Vera gibi.

“Tamamdır. Geliyorum hemen.”

             Bu şehirde yalnız olmadığımı bilmek bana huzur veriyordu. Ali’ye güvenmeyi belki de bu yüzden seçmiştim. Ondaki bir şey bana tanıdık geliyordu. Birbirimiz hakkında çok fazla bir şey bilmiyorduk ama sanki ortak bir noktada buluşturmuştu hayat bizi. Farklı kümelerin kesişen noktalarıydık. Çok bir matematik bilgim olmasa da en azından lise de kümeler konusunu dinlediğimden bu yorumu yapabilmeyi hak görüyordum kendime. Matematik hocam haklıymış diye düşünmeden de edemiyordum. Arada sırada da olsa anlattıkları bir yerde işe yarayabiliyordu.

Tarlaya geldikten birkaç dakika sonra Ali de gelmişti. Koşa koşa yanıma geldi. “Hadi başlayalım” dedi ve yanında getirdiklerini bir kenara koyup ortalıktaki çalıları boşluk bir yere çekmeye başladı. Ben de sıra sıra dizilmiş fındık ocaklarından bir sıra belirleyip bildiğim kadarıyla fazlalık gözüken dalları temizlemeye başlamıştım. Sadece zamanla kırılan ya da kurumuş olanları yakmak için bir bölgeye topluyorduk. Yeşil dallara dokunmuyorduk. Birkaç saat sonra Ali çalı işinin çoğunu bitirmişti. Cebinden çıkardığı çakmak ile getirdiği çırayı çakıp çalıları tutuşturdu. Sonra benim bir kenara topladığım çalıları alıp yaktığı ateşin üzerine çekti. Ateş biraz közlendikten sonra çaydanlığını su ile doldurup közün bir köşesine koydu. Sanki bu işlere çok hâkim gibiydi. Bir başkası olsa bunca çalıyı çektikten sonra yorgunluktan atardı kendini bir kenara. Yorgunluğa alışkındı.

💬

             Suyun kaynadığını anlayınca kenardan bulduğu uzun bir sopa ile kulpundan kaldırıp aldı ateşte kararan çaydanlığı. Sakince üzerine demi atıp bana seslendi.

“Çay hazır ortak”  Evden getirdiği su şişesindeki suyla ellerimi yıkadıktan sonra çay içmek için yanına gittim. Onu daha iyi tanıyabilmem için biraz konuşmak iyi olacaktı. Anlaşmayı daha imzalamamıştım. İmzaladığımda da inşaatın başlaması için inşaat firmasına onay verilecekti.

“Bakıyorum da çok çabuk ortak olduk. Korkutmuyor mu seni? Dağın başında ağacın tepesinde görüp tanıştığın biriyim sonuçta. Delinin teki olabilirim ve daha imzayı atmamış birisiyim. Seni çalıştırıp çalıştırıp ortak olmayacağım dersem ya”

“Her korktuğundan kaçar mısın yoksa sen?” diye şaşırtıcı bir soru yöneltti. Bunu beklemiyordum.

“Nasıl yani?”

“Ürkek bir ceylan gibisin. Çok kısa süredir birbirimizi tanıyoruz. Evet, baya büyük işlere giriyoruz birlikte ama her an bir şey olacak gibi bakıyorsun. Oysaki anlaşmayı detaylı incelesen çok fazla hakkın olduğunu fark ettiğinde korkuların biraz daha azalacak. Detaylara çok iyi bak. Fabrika senin adına olacak. Yani korkması gereken kişi benim.”

“Bunu şimdi durduk yere nereden çıkardın? Ben öyle bir şey demedim.” Aniden kendimi savunma isteği belirmişti içimde

“Ama her halinden belli Vera. Korkunu çok iyi anlıyorum ama sende çok farklı bir şey var. Buraya neden geldin?” Bu kadar belli ediyor muydum?

“Çok uzun hikâye” diyerek geçiştirmek istedim. Üzerine onca zaman düşünmüşken ve onca düşünceden kaçarken buralara gelmişken bu topraklarda tekrar tekrar düşünmek istemiyordum. Anlatması uzun bir hikâyeydi.

“Bir ara anlatırsın o zaman. Nasıl olsa atacaksın o imzayı” kaşlarımı kaldırarak gülümsedim. Kendinden çok emin bir tavrı vardı.

“Ortak kalabileceğimize o kadar inancın var yani. Benim yabancı biri olduğumun farkındasın değil mi?” Buruk bir şekilde güldü.

“Ben tanıdık olduklarımla o kadar büyük yabancılık yaşadım ki yabancılık bana tanıdık Vera. Sen onu bırak da buraya gelmeden önce neler yapıyordun onu anlat bari.”

“Öğretmendim” derken içimde buruklaşıp kalbimi acıtan geçmiş zaman eki gülüşümü de buruklaştırmıştı.

“Geçmiş zaman kullandığına göre artık değilsin. Yani atama işleri falan değil.”

Değildi.

“Değil.”

“Kendi isteğinle mi bıraktın yoksa yani nasıl oldu?”

“Başlangıçta öylesine biraz denemek amacıyla başlamıştım. Biraz aile önerisiyle de denebilir. Başlangıçta nasıl reddettiğimi anlatsam gülersin. Herkes tam senlik diyordu. Hatta ailem hâlâ onlar istediği için devam ettim zanneder. Oysa ben gerçekten mutluydum bir zamanlar, o mesleği yaparken.” Buruk gülümsemem daha da derinleşmişti.

💬

“Sevmeye başlamıştım ve anlamıştım, gerçekten de tam benlik bir meslekti. Hatta bence sevmekten de öteydi denebilir. Çocuklarla yaşadıklarımız ara sıra gözümün önüne geldikçe bazen acaba demiyor değilim. Branşım İngilizce bu arada. Yani öyleydi.” Geçmişi hatırlamak canımı yakmıştı. Bunu iliklerime kadar hissetmiştim.

“Peki sonra?” kaşlarını çatıp meraklı gözlerle beni inceledi. Gözlerindeki yeşillikler huzur vericiydi.

“Sonrası karışık olan kısım ama bırakmak zorunda kaldım. Aslında daha bıraktım denemez. Babam beni ikna edebileceğini düşündüğü için yaz tatilinin bitmesini beklememi istedi. Onun hatırına bekliyorum ama eylülde istifamı vereceğim.”

“Ailenin önerisi için başladığın işe yine onların hatırına istifa dilekçeni bekletmeyi seçmişsin. Sana da tuhaf gelmiyor mu?” kaşlarını hafifçe çatmıştı.

“Tuhaf ama eski Vera böyleydi.”

“Eski dediğine göre yenisi de var.” Çok soru soruyordu. Rahatsız etmiyordu tuhaf şekilde.

💬

“Evet ama onunla ben de yeni tanışıyorum. Zamanla yönetimi ele alacak gibi duruyor.”

“Umarım yenisini de senin gibidir.” dedi tebessüm ederken. Derin bir nefes aldı.“Vera sana bir şey söylemek istiyorum. Uyup uymamak sana kalmış ama sana tavsiyem kendi kararlarını vermek istiyorsan her zaman bir nedene ihtiyacın vardır. Evet, bana nedenini söylemedin ama gerçekten bir nedenin olsaydı, sen eylülü beklemezdin. Yani bilmiyorum. Daha yeni tanıyorum seni ama öyle hissettiriyordun. Noktayı cümleyi bitirince koyarız Vera. Senin cümlenin daha sonuna gelinmemiş. Bunu sen öğretmenliğinden bahsederken gözlerinde beliren ışıktan bile anlamak mümkün. Bırakma sebebin her ne ise bir daha gözden geçir.” Önerisi bana iyi gelmemişti çünkü o dakika acaba demiştim. Sorgulamıştım kararımı. Olayı geçiştirmek için şakaya vurdurdum.

Acabalar insana iyi gelmezdi.

Tıpkı keşkeler gibi… 💬

“Kararımı tekrar düşünürsem ortaklık işi yatar Ali. Emin misin önerinden?” dedim gülümserken.

“Eminim çünkü günün birinde geri dönmek istemendense şuan bırakman daha iyi.” dedi üzgün bir şekilde. O dakika gözlerinin derinliklerine beliren bir acı kıvılcımını gördüm. Acı çekiyordu ama neyden olduğuna dair bir fikrim yoktu. Sanki tüm bu anlattıklarım onun planlarını bozmuş ve geleceğe dair umutlarını kaybetmiş gibi.

“Benim geri dönecek bir limanım yok. Çok yakında her şey netleşsek zaten” dedim onu rahatlatmak istercesine. Derin bir nefes alarak tekrar söze girdim. Nerede anlaşma imzalayalım artık şu kâğıtları” dedim zoraki bir tebessüm atarken. Bakışlarında kararımdan emin olmak istercesine bir sorgu vardı.

Baktı.

Baktım.

Şaka yapmadığımı ve ciddi olduğumu anladığı saniye küçük bir çocuk sevinci sardı bakışlarını. Heyecanla iki yana kıvrıldı dudakları. Elindeki çay bardağını kenara bırakıp arabaya doğru ilerledi. Bagajdan dosyasını alıp tekrar yanıma geldi. Dosyayı uzattığında konuşmaya başladı.

“Ne zaman istersen fes edebiliriz. Ben başkalarının hayal kırıklıkları üzerin hayallerini yeşertecek bir adam değilim. Belki beni tanımıyorsun daha ama sorun ne olursa olsun yanındayım ortak.” Yine yapmıştı. Sıcak bir gülümseme ile tanıdık hissettirmişti kendini. Ben bile bu halime bu denli yabancıyken tuhaf bir şekilde o tanıdık hissettiriyordu kendini.

“Teşekkür ederim” dedim uzattığı dosyayı ve kalemi alırken. İmzalamam gereken yerleri imzaladıktan sonra ona uzattım ve oturduğum yerden kalktım. “Artık eve gitsek iyi olacak. Tekrar teşekkür ederim her şey için.” Gözlerini hafifçe yumarak başını iki yana salladı.

“Ne yaptım ki” dedi ve o da oturduğu yerden kalktı. “Sen git ben ateşin söndüğünden emin olup buraları toplayıp öyle yola koyulurum.” O saniyeye kadar nerede olduğumu bile unutmuş olabilirdim. Buraya yalnız gelmediğim için şükrettim. Bir tane tarlaya kıyamazken az kalsın tüm memleketi ateşe verecektim dalgınlıklarım yüzünden.

“Benim aklımdan tamamen çıktı dur hemen yardım edeyim.” Yere eğilip yerdekileri toplamaya başladığımda bileğimi tuttu.

“Ben hallederim. Sen git dinlen. Çok yoruldun.” Reddedemedim. Önce gözlerine baktım. Daha sonra bileğimdeki eline bunu fark edip yavaşça çekti elini bileğimden. 💬

Onu başımla onayladıktan sonra yavaş yavaş arabama gidip evin yolunu tutmuştum. Yolda ilerlerken aklımın köşesinde sürekli tekrar ediyordu Ali’nin söyledikleri. Çok konuşan yeni Vera eskisine öyle bir tokat atmıştı ki. Her şey netleşecek derken netleştiğinde neler olacağını artık tam anlamıyla idrak etmiştim. Gerçekten de noktalayacaktım. O küçük nazlı kızın sızlanmaları son bulacaktı. Galiba eylülün geleceğini hiç düşünmediğimden bu kadar rahattım. Sanki kafam estiğinde geri dönsem her şeyi yerinde bulacak gibi zannediyordum. Oysa bu topraklara döndüğüm gün net bir şekilde anlamıştım.

Hiçbir şey bırakıldığı gibi kalmazdı.

Yıpranırdı.

 Eskirdi.

Geri geldiğinde seni bekliyor olsa da evin bahçesinde yaktığı o ateş gibi çoğu aslında sadece noktalanmayı beklerdi. Eskiden geldiğimde bulduğum o bostan olmazdı mesela evin bahçesinde ya da kapıyı çaldığımda açacak bir el. Gittiğimizde her şeyi aynı bulabileceğimizi zannetmek sadece zihnimizi rahatlatmak için oluşturduğumuz bir sanrıydı. Ali zihnimdeki bu sanıları yok ekmişti bugün. Eve gelip yatağıma yattım. Tahtalardan yapılmış köy evinin tavanını izlerken de ne yapacağımı düşünüyordum. Oysa ben kararımı kesinleştirerek gelmiştim buralara. Bu kadar çabuk muydu? Bu kadar mı kararlıydım?

Yeni Vera’nın doğumu sancılıydı ama dayanabilecek miydi buna yorgun düşen beden? 💬

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir