GİRİŞ

Mavera

ÜTOPYALAR VE KEŞKELER

89 tıklama

Bir şeyi yüreğinde ve aklında bitirmedikçe,

Gidişler ve kaçışlar çare değildir.

T.S.Eliot

GİRİŞ

Zincir- Cem Adrian

Ev gittiğin yer midir yoksa ait olduğun mu? O küçük kaplumbağaydı kafamı karıştıran evi sırtındaysa nereye gidiyordu o minik ayaklarıyla? Asla bir yere ait olmamış bir kaplumbağa nereyi memleket bilirdi? Sırtında taşıdığı bir yuva mıdır ona? Yoksa ömür boyu taşıyacağı bir yük mü?

“Sonra ağlarız diye sakladığımız gözyaşlarımızdı çocukluk. Şuan olduğum yerin bana hatırlattığı şey ise sadece çocukluktu ama gözyaşlarını saklayabilecek miydi bu sefer içimdeki küçük? Arayıştaydım. Uzun zamandır arıyordum bir şeyler, saklambaçta ustaydı aranan. Belki de bulunmak istemiyordu benim aradıklarım çünkü onlardan bir iz dahi bulamıyordum. Belki de bu yüzden şuan olduğum yerdeydim, çocukluğuma inilmesi gerekiyordu aradıklarımı bulmam için. Bunu bile bilmiyordum. Düşünmek ağır geliyordu insana. Sesler, sessizliğin zifiri karanlığında bile olsan susmuyordu o sesler zihninde. Planların gölgesinde kalan ruhların yürüyen ölü bedenleriydik. Planlar; doğmadan başlarız planların gölgesinde kalmaya. Ayaklarımıza giyeceğimiz patiklerin rengini bile çoktan planlarlar. Oysa bizim o zamanlar tek derdimiz ayaklarımızı o renkli şeylerden kurtarmak olur. Ellerimizdeki eldivenlerden arada bir kurtulup yüzümüze dokunmak isteriz. Bazen ufak bir tırnak izi kalır geride. Benliğimizi hissederken geride izler bırakırız. O patikleri giyen bebek büyür. Patikler olmamaya başlasa da planlar için her zaman bir büyük bedeni vardır hayatın. O bebek çocuk olur, bu seferde eline verilecek oyuncaklar planlanır. Ya pembe bir bebek ya da mavi bir araba verilir o çocuğa. Büyüdüklerinde hayalleri olur o iki gencin ama hayatın yine planları vardır onlar için. Onların bile haberi olmadığı planları vardır hayatın ve hayat bizleri yeteri kadar yorduğunda yapmamız gereken gelecek güzel günleri beklemekten ziyade geçmişte renkli patikleri ile uyuyan o bebeği bulmaktır. Bizleri bu kadar yoran hep bu planlardır. Planların gölgesi çöker ruhumuzun ışığının üstüne. Biz aydınlığa koşsak da karanlıkta kalır hep bir parçamız çünkü ruhumuzun derinlerinde filizlenip büyüyen o ağacın dibine güneş vurmaz asla.”

Yine bir şeyler karalamıştım defterime. Alışkanlık olmuştu. Zihnimin bir köşesinde susmak bilmeyen o sesleri biraz olsun dindiriyordu. Ne zaman alıştığımı bile hatırlamıyordum ama ne zaman kafam dalgın olsa bana iyi gelen bir kalem ve bir sayfa kâğıt olmuştur. Bazen bir köşesine karaladığım karmaşık resimler olur kalemin çizdiği bazen de satırlar dolusu harfler için eksiltir mürekkebini.

Derin bir nefes alıp kafamı göğe kaldırdım. Göğün maviliği arasında rengini kaybetmiş bulutlar vardı. Kuşlar bile göçerken bu diyarlardan beni buraya getiren neydi? Kaybettiğin şeyi bulmak için nerelerde bırakmış olduğu ihmalini düşünürdü insan. Ben de kendi içimde yaşadığım sorunların kaynağını nerede unuttuğumu arıyordum. Kaybettiğim benliğimi arıyordum. Korktuğum şey ona daha önce hiç sahip olmamış olmaktı çünkü o zaman nerelerde aramam gerektiğini de bilemezdim. Benliği olmadan insan yaşayabilir mi diye düşünmeden edemiyor insan ama nefes almak mıdır yaşamak sorusunun cevabıyla benzer çıkınca sonuçlar anlıyor insan mümkünatını

 Gölgesinde oturduğum ağacın en tepesinde kırmızı bir elma ilişti gözüme. O kadar tatlı gözüküyordu ki cennetten bir elma için kovulmuş olmak mantıksız gelmemeye başlamıştı. O an onu oradan alıp yeme isteği ile kavrulan zihnime engel olamayıp ağaca tırmanma kararı aldım. Buralarda büyümediğimden bilmezdim ağaca tırmanmayı ama iyi tırmanıcı maymunların x marka ayakkabıları olmadığını biliyordum. Benim de ilk işim ayağımdakilerden kurtulmak olmalı diye düşünerek çıkarttım ayakkabılarımı. Topraktaki minik taşlar ayağıma batarken bedenimdeki elektriğin toprağı karışması ruhuma iyi geliyordu.

Alt dallardan birine tutunarak kendimi yukarı çektim. Ayaklarımla ağacın gövdesinde görünmez merdivenler varmışçasına tırmandım ağaca. Üst dallara çıktıkça rüzgâr daha bir güçlü esiyordu ya da onun da gücü zayıf olan dallara yetiyordu. Ağacın gövdesinin esen rüzgârdan haberi bile yoktu. Korkudan hafif titreyen ayaklarımla adım adım çıktım yükseklerine doğru ağacın. Gözümü bir an bile ayıramadığım o elmaya ulaşmıştım. Parmaklarımın o parlak yüzeyine değmesi ile yüzümde ulaştığım zaferin sevincinden kaynaklanan bir tebessüm oluştu. Dalından koparttım minik zaferimi. Avucumun içinde tuttum onu. Tam ısıracaktım ki içini bir kurdun yemekte olduğunu fark ettim. O da yaralıydı. Dışarıdan pas parlak görünen yüzeyi acı içindeyken bile gülümseyen bir yüzü anımsatıyordu. Demek ki onun yarası da derindeydi. Belki bu yüzden güzel görünmüştü bana. Bir yerde okumuştum galiba, “İnsanlar birbirlerini yaralarından tanır” diyordu. Bana onda güzel gelen belki de yaralı oluşuydu. İçinde bir yerlerde onu fiziken kemiren kurdun benim içimde metaforik açıdan oluşuydu belki de tanıdık gelen. En azından dalından kopartmasaydım diye düşünmemek elde değildi. Orada olmasının bir sebebi vardı o elmanın. Ya kurt memleket bilmişti o elmayı ya da o elma her ne kadar içinde derin yaralar olsa da o küçücük dal ile bağlı kalıyordu hayata. Belki de tek istediğim benim gibi onun da varlığına güvendiği ağacından ayrı kalmamış olmasıydı ama ikimizi de kopartan eller vardı.

“Hey sen ağaçtaki!” diye seslendi tanımadığım bir ses. Aniden seslendiği için korkmuştum. Üzerinde kollarını katladığı mavi bir gömlek altında lacivert bir pantolon vardı. Yüzünü yükseke olduğum için net seçemiyordum.

“Efendim yerdeki” dedim.

“Bu bahçenin sahibi ile görüşmek istiyorum. Tanıyor musun? “ dediğinde içinde olduğum tesadüfün komikliği beni biraz şaşırtmıştı. Onca yıl uğramadığımız yere yıllar sonra ilk defa geldiğim gün böyle bir karşılaşmanın olmuş olması kaderin bana sunduğu bir yeniliğin habercisiydi.

“Tam karşındayım.” dedim merakla kim olduğunu anlamaya çalışırken

“Desene yerde ararken gökte buldum.” dedi gülümseyerek. “ O ağaçtan inebilecek misin? Yardım edeyim mi?” Gülümsedim.  Söyledikleri ve mizacı gülümsememe sebep olmuştu. Oysa yanaklarım unutalı çok olmuştu bu hissi.

“Hallederim herhâlde. Bekle beni.” Çıkarken titreyen ayaklarım aşağıya inmeye çalışırken daha fazla titremeye başlamıştı. Ayaklarım titreyerek yavaş yavaş indim. Çıkmak kolaydı ama inmek o kadar da değildi. Nereye bastığımı görmeden kollarımdan güç alarak kendimi yavaş yavaş aşağıya doğru bıraktım. Yerde duran ayakkabılarımı giymek istemedim o an. Bastığım toprağı güneş iyice ısıtmıştı. Yavaş yavaş yanıma doğru geldi. Bu mesafeden yüzünü daha net görebiliyordum. Gözlerinin yeşil tonunun farklılığı ilk saniyede dikkatimi yetmişti.

“Evet. Sorun nedir? Canın elma falan istiyorsa kendin çıkıp alırsın söyleyeyim.” Gülümseyerek söze girdi. Bulaşıcıydı bu halleri.

“Hayır, ben bu bahçeyi istiyorum.” Söylediği cümle ile gözlerimi kocaman açmıştım.

“Anlaşılan elma doyurmadı senin gözünü.” dedim tekrar gülümseyerek. Onda bir şeyler vardı. Farklı bir şeyler. Enerjisi insanı tebessüm ettiriyordu. “ Peki neden istiyorsun?” diye sordum merakıma yenik düşerek

“Fabrika kuracağım. Fındık fabrikası.” diye cevap verince daha fazla derinleşti yanaklarımdaki çukurlar.

“Fındık fabrikası kurmak için benim bahçemi satın almak istiyorsun. Fındık bahçemi? Doğru anladım değil mi?”

“Evet” derken hiç tereddüt yoktu sesinde. Bir o kadar emindi satacağımdan.

“Satılık olduğunu söylediğimi hatırlamıyorum.”

“Köy muhtarından duydum. Yıllardır bu bahçeye uğrayan olmamış. Satacağınızdan emin bir şeklide numaranızı verdiler. Ben de araziye bakmak için gelmiştim ki sizi gördüm.”

“Evet, doğru söylenmiş. Yıllardır gelemiyorduk buralara ama ben artık buralardayım. Sizi de yormuş olduk buraya kadar. Bu arada ben Vera.” deyip elimi uzattım. Onu buralara getiren şeyi merak etmiştim.

“Memnun oldum Vera. Ben Ali ilginç bir tanışma oldu. Ben en iyisi başka yerler araştırmaya başlayayım.” dedi yüzünde hissedilen hayal kırıklığı ile

“Evet, biraz öyle oldu. Eğer özel değilse neden buraları seçtiniz. Konuşmanızdan anladığım kadarı ile buralı değilsiniz. Buralar unutulmaya yüz tutmuş araziler.”

“Sizi yıllar sonra buraya getiren ne ise belki benim sebebim de benzerdir. Belki de unutulmak istemektir.” İşte bir içindeki kurda yuva olmuş bir elma daha. Bana tanıdık gelen şey onu da buraya getiren şeylerin olmasıydı.

“Fabrika kurarak mı? Komik olmayın. Asıl o zaman hatırlanırsınız. Özellikle her fındık hasadı vaktinde.” ve daha da derinleşti yüzümdeki çizgiler. Bir yabancı olarak beni bugün yeterince güldürmüştü.

“ Haklı olabilirsiniz. Beni buraya getiren şey sayısal veriler. 2025 yılı verilerine göre en çok fındık üretimi yapan beş şehir arasında burası. Bu köyün bulunduğu ilçe bulunduğu ilde en fazla üretim yapan yer. Fabrikaların çoğu merkezde. Halk genelde tüccara fındığını satıyor. İki taraf için de kârlı olabileceğini düşündüm. Ha bir de annem buralı.”

“Asıl sebep şimdi anlaşıldı.” dedim gülümseyerek. Yabancı olmasına rağmen hiç öyle hissettirmiyordu. Belki yardımcı olabilirim diye düşündüm istemsizce. Normalde hiç yapmayacağım şekilde. O an ona yardım etmek isteği ile dolmuştu yüreğim ve ben yüreğimin sesini dinledim.

“Hemşerim olduğuna göre sana yardımcı olacağım. Bu bahçede bakımsız da olsa fındık ağaçları var. Yetişmesi kim bilir kaç yıl sürdü. Burayı veremem ama boş bir arazimiz var. Buraya yakın. Tek sorun şu ki orayı da satmayı düşünmüyorum ama kiralayabilirim.” Babam böyle bir şey yaptığımı duysa ne tepki verirdi hiç bilmiyordum. Ani bir karardı ama mantık aramıyordum artık. Gerekte yoktu. Yıllardır uğramadığımız toprakları kiralamak hayatımda ne gibi bir değişikliğe yol açabilirdi ki.

“Arazi uygunsa neden olmasın. Bir bakabilir miyiz müsaitseniz?” dediğinde gülümsemesi artık gözlerindeydi.

“Tamam. Bir dakika bekleyin. Ayakkabılarımı giymem gerek.”

Yorum bırakın