Mavera
Ütopyalar ve keşkeler
198 tıklama

“Kopar goncaları henüz vakit varken bugün
Anlamazsın zaman nasıl kanatlanır, uçar gider
O gonca sana gülücükler saçarken bugün
Gelince yarın, sararır solar, boynunu büker.”
N.H. Kleinbaum, Dead Poets Society
1.bölüm
Bahçemin En Zor Gülü- Mabel Matiz
Kapıyı açmam ile kapının köşesini kendine yuva bilmiş örümceğin ağı suratıma yapışmıştı. Beş yıldır benden başkası açmamıştı bu kapıyı. Oysa babaannemin en korktuğu şeydi bu evin bacasının tütmemesi. Baykuşların ötmesinden korktuğu çatılardan sarkan örümcek ağları anlatıyordu uğranmamışlığı. Toz içinde kalmış o koridordan kaç çocuk koşmuştu. Şimdilerde hiç birinin ayaklarının uğrak yeri değildi yerde eskimiş kilim. Elimle örümcek ağlarını temizleyerek ilerledim evin içinde. Odalarda eşyaların üzerine tozlanmasın diye serilen çarşafları kemiren fareler bile terk etmişti bu evi.
Hata mı yapıyordum? Düşünmek için zamana ve yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Herkesten uzakta bir yer ararken bulmuştum kendimi burada. Onca yaşanan pişmanlıktan sonra babamın bile bu köye geri gelemeyeceğini çok iyi biliyordum ama ben buradaydım. Kütüğümde adı yazmasa asla bulamayacağım o şehrin bilinmeyen ilçesinin küçük köyündeydim. Zor olacaktı benim için ama hayatımın geri kalanına yön verebilmem için gerekliydi. Her sabah günü aydınlatan güneşin vakti geldiğinde batması gerekirdi. Ertesi gün doğamazdı eğer her gece batmasaydı. Hayatın inişli çıkışlı dönemlerine alışmam gerekiyordu. Çocukluğumu düşündükçe şuan neden bu kadar zorlandığımı anlıyordum. Annem ve babam beni gözlerinden sakınarak büyütmüştü. Okuldayken birçok arkadaşım ailelerini anlatırken şaşırırdım. Mutfağa pek girmezdim mesela ya da temizlik yapmazdım yaşıtlarım gibi. Anneme yardım etmek istediğimde “Büyüyünce edersin kızım, sen dersini çalış” derdi. Büyümüş müydüm acaba? Bir keresinde penisilin vurulmam gerekmişti. Canımın nasıl yandığını hâlâ hatırlarım ama daha net hatırladığım diğer şey aşı odasından çıktığımda babamın gözlerinin yaşarmış olmasıydı. Canımızın yanmasına o kadar tahammülleri yoktu ama canımızı daha çok yakan şeyler olmuştu hayatta ve ben şuan onları bırakıp buraya gelmiştim çünkü artık büyüme vakti gelmişti. Her ne kadar düşme korkusu olsa da o kanatların bana yük olmasını istemiyorsam, birileri yuvasına zarar vermesin diye bir çatıya yapılmış o kuş yuvasındaki o yavrunun artık atlayıp uçmayı öğrenmesi gerekiyordu.
“Anlaşılan bu gece de otel de kalacağız” diye konuştum kendi kendime. Aklımda normalde buraya gelmek yoktu. Bu şehire gelmek bile benim için büyük bir değişiklik iken kendimi bu vazgeçilmiş evin kapısında bulmuştum. Unutulmuş değildi bu ev vazgeçilmişti çünkü unutulsa babamın ara ara bahsettiği çocukluğuna saklanıp gelmezdi. Bahsedilmesi bile gizli gizli olurdu bu evin, o kadar vazgeçilmişti. Çocukluğumda günün birinde buraya taşınacağımıza inanırdım. Bu fikre kendimi alıştırmaya çalıştırırdım. Oysa planlar sadece beni değil babamı da gölgesinde bırakmıştı. Günün birinde dönmek için hasretiyle tutuştuğu topraklardı buralar. Çok ağlamış mıydı mesela buralardan ayrılırken? Bu ayrılık birbirini hâlâ seven iki aşığın birbirinden vazgeçişi miydi? Yoksa özleyen sadece bir taraf mı?
O dakika kafama koymuştum o çılgın fikri. Oteldeki o küçük odamı bırakıp buraya yerleşecektim. Normalde bugün sadece buralarda dolaşmak, biraz kafamı dağıtmak için uğramak istemiştim. Evin ne halde olduğunu merak ettiğim dakika ayaklarım buraya da uğramam gerektiğini hatırlatmıştı. Çözüm arıyorsak farklı yöntemler denememiz gerekiyordu. Bazen herkesin kaçtığı yöne gitmekte bulur insan çözümü. Ben de ardına bakmadan kaçan onca akrabama ve babama inat yerleşecektim buraya. Aslında içten içe buraya yerleşmemdeki sebepleri biliyordum. İlki terk edenlerin bir daha uğramayacağı bir handı burası. Ancak böyle bir yerin hancısı olursam kaçabilirdim. İkincisi ise halının altına süpürdüklerimizdi bizi hasta eden. Halıyı kaldırma vakti gelmişti.
Otele gitmeden önce etrafı biraz toparlarsam benim için daha kolay olacağını düşündüm. Eşyaların üzerlerindeki bütün çarşafları toplayıp balkondan aşağıya attım. Yakılacakları orada toplayıp yakmayı planlıyordum. Beni buraya getiren ne ise diğerlerini buradan götürmüştü. Arkalarına bakmadan terk etmişlerdi bu diyarları. Babam da bunlardan biriydi. Önceden yılda beş altı defa geldiği şehir yabancı olmuştu ona. Uğramazdı artık. Buraya yerleşme kararımı duyunca da en çok onun gözleri dolmuştu. Gözlerinde beliren özlemdi. “Seni çok özleriz, gitme” dedi. Oysa o benden çok buraları özlediğini hatırladığı için belirmişti gözlerinde o duygu ama inkâr ediyordu gerçekleri. Sanki buralardan nefret etmesi gerekiyormuşçasına yasaklamıştı kendine memleketini.
Evde sağlam denecek neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Evin içinde beş yıl yaşansa bu denli zarar görmezdi bu eşyalar. Kanepelerde çocuklar zıplasa, sandalyelerden evler yapsalar bu kadar yıpranmazlardı. Eşyaları koruyan da o dört duvarlı evin yuva olmasaydı. Başka türlü açıklayamazdım harabeye dönmüş bu üzerinde çatı olan yeri.
Kurtarılabilecek gibi olanları ayırdıktan sonra bahçede kocaman bir ateş yaktım. Alevlerin turunculuğu arasında kaybolup gidiyordu o eşyalara sinmiş yaşanmışlıklar. Uzun bir süre öylece onların yanışını seyrettim. İçimde içten içe pişmanlıkta vardı. Onları böylece yakıyor olmak benim için bile zordu. Ateş söndükten sonra arabama atlayıp merkezdeki en yakın mobilya mağazasına gittim. Çok fazla eşyaya ihtiyacım yoktu. Gelen giden olmayacaktı biliyordum. Kendime bir yatak, çalışma masası ve kitaplık aldım. Evin en çok balkonunu severdim geçmişte. Kocaman bir balkonu vardı. Neredeyse bir salon boyutundaydı. Önceleri geldiğimizde her şeyi orada yapardık. O yüzden balkonu da değerlendirmek istiyordum. Balkon için de birkaç eşya aldıktan sonra teslimat gününü ayarladık. Çarşıda biraz gezdim. Yabancı olduğumu oradaki kaldırım taşları bile hissetmişti. Oysa kütüğümde bu şehir memleket olarak yazıyordu. Diğer acil ve gerekli eşyaları aldıktan sonra eve dönmeden yakınlarda olan aylardır kaldığım o küçük otele gittim.

Sabah erkenden uyandım. Önceleri sevmezdim erken uyanmayı şimdilerde ise alışkanlık haline getirmişti vücudum. Ben istemesem de o uyanmak için bir sebep buluyordu kendine. Kahvaltımı dışarı da yapmayı planlıyordum. Merkezde işlerimi hallettikten sonra da eve dönmeyi düşünüyordum. Kardeşim arayınca düşüncelerimin arasından sıyrıldım. Buraya gelme kararı alalı beni çok fazla aramamaya başlamıştı. Telefon odada çekmediği için otel odamın balkonuna çıktım.
“Abla nasılsın? Nasıl gidiyor?” diye sorduğumda sesindeki tedirginliği fark etmiştim.
“Ben iyiyim asıl siz neler yapıyorsunuz?”
“Biz de evdeyiz. Babam aradı mı seni?” derken tedirginliğini daha da yansıttı sesine. Ömer artık büyüdüğünü zannedebilirdi ama o hâlâ benim küçük kardeşimdi. Her halinden anlardım neyi neden yaptığını. Son zamanlarda aramayışını çözemiyordum sadece şu sıralar. Bana kırgın olduğunu düşünmüştüm başta ama Ömer kırılınca böyle yapmazdı. Başka bir şey vardı ama çözebilmem için zamana ihtiyaç vardı.
“Hayır, ne oldu ki?”
“Hiç sadece dün akşam biraz konuştuk da hâlâ senin orada olmanı onaylamıyor.” Alaycı bir gülüş belirdi yüzümde. Kardeşim aradığına göre babam buraya geliyordu.
“Kaçta çıktı yola” dedim
“Nerden anladın?” derken yine sesine yansıtmıştı duygularını. Şaşırmıştı.
“Seni, senin beni tanıdığından fazla tanıyorum. Senin altın bezlenirken bana bak bu senin kardeşin dediler.” Derken oturduğum yerden kalkıp balkondan odama girdim. Masanın üzerindeki çantamı aldım. Üzerime askıdaki trençkotumu alıp otel odamdan çıktım.
“Yarım saate orada olur. Merkezden uzaklaşma. Köye asla girmeyeceğini söyledi.”
“Buraya kadar geldiyse köye de gelebilir herhalde. Seni ararsa söylersin. Bizim yol kenarındaki tarlada elma ağacının dibinde olacağım.”
Emrivakileri sevmezdim fakat galiba bu sefer gerekliydi. Söylemeyi ertelediklerimizdi sırtımızdaki hançer izlerinin tutan eli. Babam ile birçok konuda fikir ayrılığına düşerdik ama hiçbir zaman olması gerekeni yapmadık. Ya o geri adım atardı ya ben. Birbirimizi kırmaktan korkardık bir zamanlar
Arabamdan inip elma ağacımın dibine oturdum. Çocukken köye her geldiğimde de bu ağaca koştuğumu hatırlıyorum. Tabi o zamanlar daha sağlıklıydı. Sanki daha bir renkliydi buralar. Zamanla köşede unutulmuş bir fotoğraf gibi buraların da renkleri solmuştu.
Ben düşünürken babamın aracını gördüm. Suçlu bir kız çocuğu gibi kısıldı içimin sesi. Kalbim hızla atmaya başladı. Arabadan inmesi ile omuzlarının hüzünle çöktüğünü gördüm. Bakışlarını karşısındaki tarladaki ağaçlarda usul usul gezdirdi. Her birinin dibine bir anı gömmüştü sanki. Buraların bakımsızlıktan bu hale geldiğini ilk gördüğümde ben de üzülmüştüm ama onun kadar değil o kendi elleri ile diktiği o fındık ocaklarının o halini görünce daha bir yıkılmıştı.
“Babanı ayağına çağırır da oldun demek” diye seslendi. Ayakları bahçeye girmemek için direniyordu. Adımını dahi atmadı. Onu buraya kadar getirebilmişken adım atma sırası bendeydi. Oturduğum yerden kalkıp yavaş yavaş ben onun yanına gittim.
“Neden yaptığımı benden iyi biliyorsun. Ben senin kızınım baba.” Ya da bir zamanlar öyleydim. Babamla bu yaşıma kadar çok güzel bir baba kız ilişkimiz vardı. Ta ki buraya gelme kararı aldığım güne kadar. Duyduğu andaki sessizliği dakikalarca sürmüş, onun bir şeyler söylemesini beklemiştim. Beni özleyeceğini söylemişti önce sonra ise hiç görmediğim bir hiddet eklenmişti sesine. İzin vermediğini söylemişti. Belki de ömrümüzde ilk kavgamızı o akşam yapmıştık. Beni içten içe en çok üzen detayda buydu çünkü babamla tartışmalarımız genelde ufak konular olurdu. Ben ona bu kadar tatlı yeme derdim o da bana geç saatlere kadar yatmıyorsun diye sitem ederdi. O aralık gecesinde verdiğim kararı açıklamam baba kız ilişkimize de kışın ayazını hissettirmişti. Ocak ayından beri buradaydım. Kavgayla da olsa bir şekilde gelmiştim. Otelde olduğum için bir şekilde tepkisi azalmıştı en azından dört aydır gelip beni götürmeye kalkışmamıştı.
“Bunu bildiğim için engellemek istiyorum. Buralara tutunan kaç kişi mutlu oldu?” dediğinde sesini sinirli tutmaya çalışsa da küçük Vera’sı vardı karşısında
“Mutlu olamayan buradakiler mi yoksa sen misin baba?” derken sesimdeki hüzün gözlerine ulaşmıştı. Bir parıltı belirdi gözlerinde
“Bana edebiyat yapma. Ben burada doğdum büyüdüm. Ona rağmen koparttım bağımı. Seni buraya çeken nedir?”
“Belki yeniden doğmam gerekiyordur. İçimde yanan ateşin beni kül etmesine izin verip belki de yeniden bir Anka kuşu gibi buralarda doğmam gerekiyordur.” Gözlerim sulanmaya başlamıştı. Alışkın değildim bu denli tartışmalara
“Mesleğine geri döndüğünde bu söylediklerin olacak”
“Sen beni anlamıyorsun baba.” dedim gözyaşlarım hafiften akmaya başlarken.“ Ben anlatamıyorum sana kendimi. Boğuluyorum ben o mesleği yaparken. Sen istediğin için devam etmek istemiyorum. Bana bunu yapma.”
“Beni bir şeyler yapmaya mecbur bırakma. Tamam, biraz daha kafanı dinle. İkinci dönem bitmek üzere. Gerekirse bir dönem daha uzatırsın iznini. Sağlık raporu falan gerekirse bir şekilde hallederiz.”
“Ben devam etmek istemiyordum. Bunu sen de biliyorsun.” Sesim giderek kısılırken yalvarır gibi çıkıyordu artık.
“Madem öyle. O zaman artık bizim olmayan tarlalar için neler yapabileceksin bakalım. Bizim yerleri isteyen birisi varmış. Köy muhtarı aramıştı. Hepsini satacağım hazır gelmişken.” Kalbime atılan bir kurşun vardı o dakika. Yapamazdı. Bilmediği şeyler vardı. “Kızım gerekeni yapar” demek bu kadar mı zordu? Beni geri dönmeye mecbur etmek bana öreceği zindandan başka bir şey değildi. Beni sarayına alırken orada mutlu olacağımı zannediyordu. Oysa zindan da sarayın bir odasıydı.
“Bunu yapamazsın” dedim hayal kırıklığı ile. İçimde babasının elini her daim tutan, her korktuğunda onun gölgesine saklanan küçük bir kız çocuğuydu kırılan çünkü babam bugüne kadar beni kırmamıştı. Benim ondan beklentim çok farklıydı ama bu beni kırdığı için değildi. Sebeplerim farklıydı.
“Geri dönmezsen yaparım.”
“En azından biraz zaman tanı. Kafamı iyice toparlamama fırsat ver. Burada olmak bana iyi geliyor.” dedim ağlayarak. Son bir çıkış yolu aradım. Belki birkaç ay ya da birkaç hafta. Bunu gerçekten yapar mıydı? Gerekirse yapardı bunu biliyordum. Ben onun kızıysam o da benim babamdı.
“Yaz tatilin bitene kadar vaktin var ama bizi bir daha buraya getirtme.” Ve o son çıkış yolunu bana bahşetmişti. Kısa bir süre de olsa vaktimiz vardı. Sakin kalmalıydım. Sakin kalıp düşünceli hareket etmezsem bu işin dönüşü olmayacaktı. Acele edersem, sinirlenirsem kazanacağım vakit de olmayacaktı.
“Tamam. Senin dediğin gibi olsun ama gerçekten kafamı dinlemeye ihtiyacım var. Lütfen buna izin ver. Yaz tatiline birkaç ay var. Bu süreçte ve yaz tatili boyunca beni sorgulamadan sanki tatile bir yerlere gitmişim, burada değilmişim gibi davranmanı istiyorum. Tarlalarla işim yok zaten ama bana rest çekmek için buraları satmana asla izin vermem. Tek isteğim biraz sakin kafayla karar vermek”
“Tamam. Kabul ediyorum ama bizleri hep haberdar etmen şartı ile. Bu dağ başında seni yalnız bırakıp asla gitmem normalde. Oteldeyken az da olsa kafam rahattı. Dün anneni arayıp da eve yerleşme kararı aldığını söylediğini duyduğumda kafayı yedim kızım. Sabah nasıl oldu, nasıl geldim onca yolu bilmiyorum ama madem kafanı dinlemek istiyorsun o zaman bizler için zor olsa da izin veriyorum.” Gözümdeki yaşları silerek ona sarıldım. Aslında daha fazla ağlamak istiyordum çünkü aklımdan geçenler alışkın olduğum şeyler değildi. İçten içe ufak bir plan yapmıştım.
“Bu arada buraları isteyen kişi ile çoktan görüştüm. Değerinde bir fiyat vermeyi teklif etti ama alıcı olduğu tarla burası değil. Bizim boş tarlayı istiyor.” Hodri meydan! Sen benim babamsan unutma ben de senin kızınım. “Olurda dönmezsem gönül rahatlığı ile satabilirsin.”
“Ne çabuk vazgeçtin?” sesindeki soru işareti hissedilir derecedeydi. Beni çok iyi tanıyordu. Kolay kolay vazgeçmeyeceğimi biliyordu. Genelde gerekli bir nedenim olurca ancak vazgeçerdim. Bunu bildiği için sorgular şekilde baktı bana.
“Ne zaman senin sözünü çiğneyebildim.” Her doğum sancılıdır. Doğmak için batmak, yeniden doğuş için ölmek gerekir. Eski babasının küçük kızı Vera’da geride bıraktığı o okulda ölmüştü baba, sen her ne kadar o ölü bedeni teşhis etmek istemesen de ölümün soğuk yüzü dokunmuştu o küçük kızın kalbine.

Babam eve bile uğramadan gitmişti. En azından birkaç ay izin koparmıştım fakat ortaklık işine girebilmem için onun onayı gerekiyordu. Bu konuda onu nasıl ikna edebileceğimi biliyordum ama eğer o gün söyleseydim o dakika tüm yerleri satardı. O yüzden söyleme işini şimdilik erteliyordum. Burada kalmak benim için nefes almaktı ve insan nefes almak için her şeyi yapar. Boğulmak üzereyken delicesine çırpınır sırf nefes alabilmek için. Benim şuan ki çırpınışlarım da pek farklı sayılmazdı. Bugün eşyalar gelecekti fakat onun öncesinde fabrika işi için benimle görüşen Ali Bey ile görüşmem gerekiyordu. Babamla konuşmadan önce şartları ayarlamalıydım. Her şeyin bu kadar hızlı olması beni korkutmuyor değildi fakat bunca yıl yavaş ilerlerken de bir şey olduğu söylenemezdi. Kendim için gereken ne ise yapacaktım.
Tanıştığımız gün numarasını vermişti. Hemen telefonuma kaydettiğim numarayı tuşladım. Bekleyecek vaktim yoktu.
“Ali bey merhaba nasılsınız? Ben Vera.” Hafiften beliren bir heyecan vardı içimde. Tanımadığım insanlarla konuşurken ezelden beri hep gerilmişimdir. Kolay kolay herhangi bir konu hakkında müşteri hizmetlerini bile arayamazdım mesela. Karşımdaki kişiyi tanımadığımda telefonla konuşması da zor oluyordu
“Merhaba Vera. İyiyim sen nasılsın?” Samimi bir giriş yapmıştı. Yabancılık çeken yalnız bendim anlaşılan. Gerçi ona karşı hissettiğim yabancılık diğer insanlarla yaşadıklarım gibi değildi.
“Ben de iyiyim teşekkür ederim. Anlaşma şartlarını konuşmak için aramıştım. Ayaküstü konuştuk ama detayları konuşmamız gerek diye düşünüyorum.”
“Çok haklısın. Merkezde buluşsak senin için uygun mu? Ben gelirken planladığım projeyi de yanımda getireceğim.”
“Anlaştık o zaman. Bir saate merkezde bulunan kafedeyim.”
“Hangi kafe?” dediğinde hafiften gülmüştüm. Yabancılıklarımız yarışacak düzeydeydi.
“Buralara benden de yabancısınız herhalde. Bir tane kafe var merkezde. İlçe merkezi küçük olduğundan sadece ihtiyaç olacak bazı dükkânlar ve marketler var ama yine de ben size konum atarım.”
“Tamamdır” dedi gülerek. Anlaşılan iki yabancı birbirimize yol gösterecektik buralarda. Yurttan uzakta kalmış iki gurbetçi gibiydik. Ben memleketime yabancıydım o ise bir başkasının memleketine.
Kafede oturmuş onu beklerken telefonum çaldı. Arayan annemdi. Bir yandan çayımı yudumlarken anneme cevap verdim
“Efendim annem”
“Ne yapıyorsun kuzum” dediğinde sıcaklığını sesinden hissetmiş. İçimde özlemekten üşüyen küçüğü bir nebze de olsa ısıtmıştım.
“İyiyim annecim. Merkezde ufak bir işim vardı. Merkezdeyim şimdi. Sen ne yapıyorsun?”
“Babanla oturuyoruz. Canı sıkılırsa dönsün o kadar ay beklemek zorunda değil diyor.” İşte planı devreye sokma vaktiydi. Çocukluğumdan beri hep farklı olduğumu düşünmüştüm. Belki de herkes böyle düşünüyordu kendinden için ama beni farklı kılacak olan şey yaşadığım esareti sonlandırmak olacaktı. Ben sırtındaki kabuğu yük olarak taşıyan bir kaplumbağa olmayacaktım artık ya da kafesini yurt sanan o minik kuş. Kimine göre esaret zor şartlar altında yaşamaktı ama ben babasının sarayında kalan o küçük prenses olarak esarete mahkûmdum. Arkadaşlarıma bundan bahsetsem şımarıklık olarak yorumlarlardı ama anlamadıkları şey hür olmak sadece bedenen olan bir şey değildi. Ben babamın memleketinde kalmak istediğinde ardında bıraktığı ailesini düşünürken çektiği vicdan azabında olan o küçük kız olarak hür fikirlere ve iradeye sahip olamazdım. Şuan olduğum beni baştan yaratmak isteme sebebim de buydu. Ben kendim olmak istiyordum.
O yüzden savaşımla kimseyle değildi. İçimdeki ben ile yaşanacaktı bu savaş. Hayatımla ilgili verdiğim kararlarda vicdan azaplarını ve pişmanlıkları geride bırakmak istiyordum çünkü bu iki duygu uzun zamandan beridir peşimizdeydi. Bizler için hazırladığı kafese kendi yarattığımız sebeplerden yapılmış prangalarla kendi irademiz ile girmiştik. Sarayda yaşadığımız zannedilse de zindanlar da sarayın bir odasıydı. Sarayının penceresinden ne kadar seyredebiliyorsan gökyüzünü işte o kadar özgürdün. Gün, duvarları yıkıp yeni pencereler açma vaktiydi
“Ben de babamı arayacaktım anne. Burada bir iş teklifi var. Teklif dediysem benim çalışacağım değil. Yerlerimizden birini kiralamak isteyen birisi var. Babam da az çok biliyor. Ali bey yerleri satın almak istedi ama ben boş bahçeyi kiralayabileceğimizi söyledim. Birazdan onunla görüşeceğim. Yerler boş duracağına bir gelir getirir bize. Ankara’dayız nasıl olsa. Birkaç aya ben de döneceğim zaten.” Babamın beni dinlediğinden adım kadar emindim.
“Leyla versene telefonunu bir ben konuşayım. Alo Vera, nedir bu teklif? Bahset biraz bakalım.”
“Ben de daha görüşmedim baba ama az bir miktar bile verilse hiçten iyidir. Yerlerin halini biraz da olsa gördün geldiğinde. Bu yerleri satın almak isteyen adam bahsettiğim kişi. Kendisi ile görüşüp yerleri satmak istemediğimizi ancak kiralayabileceğimizi söyledim. O da kabul etti.”
“Ne yapacaklarmış? Fındıkları falan kesmezler dimi? Biz o ocakları rahmetli dedenle dikmiştik. Vera bak sakın öyle bir şeye izin verme!” sesindeki paniğin yanına hüzün de eklenmişti.
“Hani satıyordun bahçeleri baba?” dedim buruk bir gülümseme ile
“Geri dönmen için nelerden vazgeçtiğimi anla! Bizim oralarda neden mezarlık yok bilir misin kızım? Herkes kendi bahçesine defneder naaşını. Bizim oralarda toprak satmak atalarından kalan parçaları satmaktır Vera. ”
“Anlıyorum babacım. Sen hiç merak etme. Yakında döneceğim ama şu şartları bir görüşeyim. Öncesinde senin onayını almak istedim. Burçin ile de konuşurum zaten. Şartları inceler. Göndereceğim ona belgeleri.” Burçin’in adını duyunca babam daha da ikna oldu. Avukat olduğu için beni dolandıramayacaklarını düşünüyordu. Burçin bunu duysa kahkaha atmaktan üç gün nefes alamazdı.
“Tamam. Sen bir görüş bakalım.”
“Mantıklı bir teklif ise bana vekâlet vermen gerekebilir baba ya da buraya gelirsin sen halledersin.”
“ Yok yok beni getirtme oraya. Sen halledersin vekâlet ile.” Babam ve annem ile biraz daha konuştuktan sonra onlarla vedalaşıp Burçin’i aradım. Anlaşmanın şartlarını ona yollayacaktım. Ayaküstü tanıştığım birine yanlışlıkla dededen kalan tarlaları vermek istemiyordum. Kısa bir konuşma olmuştu. Detayları daha sonra konuşacaktık. Biraz bekledikten sonra Ali Bey de gelmişti.
“Merhaba çok bekletmedim umarım” derken hafiften telaşlıydı. Geç kaldığını düşünerek utandığından hafiften yanakları kızarmıştı. Beyaz gömleğinin üzerine gri bir süveter giyişti. Altında ise krem bir pantolon vardı. Gayet tarz ve şık biriydi. Kumral saçları hafif dalgalı ve ne uzundu ne de kısaydı. Orta bir boydaydı. Saçlarının dalgasını kullanarak saçlarına hafif şekiller vermişti. Boyu birçok erkeğe göre uzun denecek kadardı. Geniş omuzlu ve dik duruşluydu. Yol kenarındaki tarlada karşılaştığımızda çok fazla dikkat etmemiştim ama artık her detay dikkatimi çekiyordu.
“Hiç sorun değil. Zaten benim de bazı işlerim vardı. Onları hallettim.”
“Kahvelerimizin siparişleri verelim onlar gelene kadar ben başlayayım isterseniz açıklamaya. Detaylı bilgiler zaten bu dosyadaki belgelerde yazıyor. Kesinlikle sizin kârınıza olacak bir anlaşma olacağından şüpheniz olmasın. Siz dosyayı incelerken ben başlayayım. Sizinle konuştuktan sonra ufak bir karar değişikliğine gittim. Umarım sizin için de uygundur. Ben bu tarlayı sizden kiralamak istiyorum ama karşılığında size her ay belirli bir kira vermeyeceğim sizi ortak yapacağım. Ben işin masa başı kısmı olacağım denebilir. Siz buralısınız. Birçok insanı tanıyorsunuz. Buradaki insanların güvenini kazanmamız da önemli. Fındıklarını bize getirmezlerse neyi işleyip satacağız? Ben işin lojistik kısmını da ayarladım. Her şey hazır. İtalya’daki bir çikolata markası ile anlaştım. Şuan tek eksik fabrikanın kurulumunu yapacağım bir yer ve bir ortak.” Meraklı gözlerle bana baktı. Ben ise kaşlarımı şaşkınlık ile havalandırmış bir şekilde sadece onu dinliyordum. Bunca detaya hâkimken ve her şey hazırken neden beni bulmuştu? Kesin dolandırılıyordum. İstanbul’da köprü satanlar da kesin böyle güzelce anlatıyorlardı karşılarındaki garibanlara. Bu konumda o gariban ben olabilirdim.
“Peki, bunca şey hazırken neden birine ihtiyaç duyuyorsunuz? Gidin bir tarla satın alın ve dikin fabrikanızı.” Teklif çok kârlı gözüküyordu. O yüzden sanki ‘Ben seni dolandıracağım’ demiş gibi hissettim.
“Sizinle konuşmadan önce planım o yöndeydi. Ben diğer anlaşmaları hallederken fabrikayı da buradan biriyle anlaşıp onun yürütmesini sağlayacaktım. Siz yerlerinizden birini kiralayabileceğinizi söyleyince ortaklığın daha mantıklı olduğunu düşündüm.”
“Bu ortaklık işinde maddi bir destek sağlamam gerekmiyor mu?” aklıma gelen soruları sırasıyla sormaya başlamıştım. Her detayına hâkim olmadan onaylamam salaklıktan başka bir şey olmazdı.
“Hayır. Tek yapmanız gereken bana bahsettiğiniz tarlayı kiralamak.”
“Kendimi dolandırılıyor gibi hissetmem normal mi?” can alıcı soruyu sonunda sormuştum. Başından beri böyle hissediyordum çünkü.
“Gayet normal” dedi ve derince gülümsedi. İki yanağında da gamzeler vardı. “Bana da biri gelse deli mi bu adam derim ama bu işe girebilmem için fabrikanın başında duracak güvenilir birine ihtiyacım var. Bu da ancak o tarlanın sahibi olabilir. Ne diyorsunuz?”
“Ben bir avukatımla görüşeyim bu durumu sizin için de uygunsa?” demiştim hemen cevap vermemek adına. Hem dolandırıcıysa eğer. Avukatım olduğunu düşünüp vazgeçerdi beni dolandırmaktan.
“Tabi ki de uygun. Ne zaman isterseniz bana dönüş yapabilirsiniz. İş konuları bitteyse kahvelerimize odaklanalım. Kırk yıl hatırı varmış” dedi garsonun getirip masaya bıraktığı kahveyi gösterirken. O gelmeden siparişini verdiğim ve içmekte olduğum çay bittiği için pek sevmesem de kahveyi yudumladım. Kahvelerimizi içerken bir konu açmak istedim. Sorum karşısında hafiften kaşlarını çattı.
“Sizi buralara getiren şeyler nedir?”
“Kabuğumdan kurtulmak.” Söyledikleri ile az daha boğuluyordum. Yutmak üzere olduğum kahve neredeyse soluk boruma kaçıp beni oracıkta öldürüyordu. Benim kaplumbağa metaforuma benzer bir şey kullanmıştı. Çaktırmadan kahvemi içmeye devam ettim.
“ Sebep?” dedim.
“Sebebini net açıklayamasam da küçükken bahçemizde salyangozlar görürdüm. Sanki gitmelerine engel olan şey kabuklarıymış gibi hissetmiştim. Bir gün anneme götürüp onu sıkıştığı şeyden kurtarmasını istedim. Annem ise bana salyangozların kabuklarının onları koruduğunu söylemişti. Bilimsel olarak kanıtlanmış bir şey olsa da inanasım gelmiyor hâlâ. Salyangozların ilerlemesini engelleyen şeyin aslında onu koruduğuna inandıkları olduğuna inanıyorum” dedi hafiften sulanan gözleriyle. “Çok konuştum kusura bakma. Kısaca ben yıllardır beni koruduğuna inandıklarımdan kaçarken buldum burayı. Bazen kaçtığım şey kafamın içindeki bir düşünceydi ama olsun. Şuan hâlâ kaçıyor olmak mutlu ediyor.” Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra devam etti. “Senin hikâyen nedir? Tarlaların haline bakılırsa yıllardır buraya gelmemişsiniz. Seni buraya getiren neydi?”
Derin bir iç çekerek başladım konuşmaya. “Hikâyelerimiz benzer ama benim kaçtığım kabuk kaplumbağa misali bir kabuk. Çünkü ben yıllarca onu ev zannettim. Korktuğumda sığınacak bir liman misali”
“Anladığım kadarıyla evden kaçtın.”
“Metaforik olarak evet ama kaçtığım şey kesinlikle ailem değil. Bu daha çok ev kadar tanıdık zannedip bağrımıza bastıklarımız. Benliklerimiz mesela. Sen hiç benliğini sorgularken buldun mu kendini? Yani neden ben böyleyim derken suçlu birini bulabilmeyi diledin mi?” derin bir nefes alıp verdiğimde konuyu daha da ilerletmek istemedim. Sesli dile getirmediğim konulardı bunlar. Kendimle bile detaylı konuşamamışken böyle konuları yeni tanıdığım birine her şeyi anlatamazdım. “Neyse, detayları daha sonra konuşuruz zaten Bay Salyangoz. Bakalım kaçabilecek miyiz kabuklardan? Ya da kabuklardaki kırıklar enfeksiyona yol açıp bizi mi yok edecek?”
“Göreceğiz bakalım.” dedi gülümseyerek. Sevimli bir yüzü vardı. Kumral saçları ona farklı bir hava katıyordu. Gözlerinin renginin yeşil olduğunu düşünüyordum ama farklı bir yeşildi. Koyu değildi. Açık tonlarda su yeşili denecek bir yeşildi. Temiz bir yüzü vardı. Güldüğümde dudaklarının iki kenarında oluşan derin çukurlar vardı. Kahvemi içerken onu daha detaylı inceledim. İçimden “acaba dolandırılıyor muyum?” diye düşünürken yüzünü inceledikçe nedense ona karşı bir güven duygusu yeşermeye başlamıştı.

Biraz daha sohbet ettikten sonra vedalaşıp ayrıldık. Eve giderken içimde hissettiğim yabancılığım sebebini biliyordum. İçimde yeni oluşmaya başlayan Vera’nın yabancılığıydı bu. İçerde bir şeyler onu kabullenmek istemiyorlardı. Eskisine çoktan alışmışlardı. Her söyleneni yapan, itiraz edemeyen Vera’ya. Oysa yeni Vera farklıydı. Değişiklikler istiyordu. İçine düşmüş olduğu çukura derine kazmak yerine kendine merdiven basamakları kazıyordu çünkü o biliyordu bu hayatın ona ait olduğunu ve kimseye bel bağlamaması gerektiğini. Etrafında konuşanlar o acı çekerken orada olmayacaktı. Suçluyu da haklıyı da dışarıda aramayacaktı. O yüzden hayatını etraftakilere göre değil kendine göre tasarlamaya başlamıştı kısa bir süre önce. Yeni Vera’dan üçüncü tekil olarak bahsetmek kendimi ona yabancı hissettiriyordu ama biliyordum. Ben de daha onu benimseyememiştim. Bu bedene bile yabancıydı çünkü o. Bu yabancılık içinde yaşamak zorluyordu beni, sanki sabah yabancı bir evde uyanmışım gibi
Eve gelmeden önce kendimi yine yol kenarındaki tarladaki elma ağacının dibinde bulmuştum. Onun dibinde oturup karşılardaki yeşilin tonlarını izlemek huzur veriyordu. Başımın üzerine inen gölgesi kendimi güvende hissetmemi sağlıyordu. Nedenini biliyorum aslında. Bu ağacı babam dikmişti yıllar önce. Buraya geldiğimde onun beni koşulsuz desteklediği anları hatırlıyordum. O ağacın gölgesi sanki burada olmamı destekliyormuş gibi hissettiriyordu. Fiziken burada olmasa da sanki ruhen yanımda hissediyordum bu ağacın altında. Aslında içten içe biliyordum. Buralara sahip çıkacak olmam onun da hoşuna gidiyordu ama o öğretmenliği bırakmadan bunu yapmamı istiyordu. Bu isteği bir yıl önce olsa belki mümkün olabileceğine inanırdım.
Orada otururken birden fındık ocaklarına baktım. Buraların temizliğine de başlanmalıydı. Filizler dal olmuş ocak ortaları gözükmüyordu. Etrafta kırılmış dallar vardı. Ertesi gün malzemelerim ile gelip temizlemeye başlamak üzere planımı yaptım. Ayıklanması gereken yaklaşık on tarla vardı. İşim baya uzun sürecekti. Tek başıma büyük bir temizlik yapmak zor olacaktı. O yüzden müsait olduğum ilk vakitte tarlaların içlerinde çalı çırpıyı temizleyecektim. Zararlı dalları fındıkları toplarken de halledebilirdim. Gerçi bakımsızlıktan toplayacak fındık bile olmamıştı. Ertesi gün yavaştan tarlaların temizliğine başlamayı planlayarak yavaşça kalktım gölgesine sığındığım ağacın altından ve tavanına yabancı olduğum babaannemin eski evine gittim. Her sabah uyandığımda kendimi yabancı bir evde hissettiğim o eve gittim.

-
GİRİŞ
Bir şeyi yüreğinde ve aklında bitirmedikçe, Gidişler ve kaçışlar çare değildir. T.S.Eliot
-
1.BÖLÜM
“Kopar goncaları henüz vakit varken bugün Anlamazsın zaman nasıl kanatlanır, uçar gider O gonca sana gülücükler saçarken bugün Gelince yarın, sararır solar, boynunu büker.” N.H. Kleinbaum, Dead Poets Society

Bir Cevap Yazın